
Her ölüm sıradan değildir.
Bazı insanlar vardır ki sadece yaşarken değil,
vefat ettikten sonra da konuşulmaya devam eder.
Abdülkadir Badıllı Ağabey’in hayatı ve vefatı da işte böyle bir hakikatin parçasıdır.
Abdülkadir Badıllı Ağabey,
Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin talebesi olarak,
Risale-i Nur hizmetine ömrünü adamış bir isimdi.
Ancak onun hayatı sadece bir hizmetten ibaret değildi.
Aynı zamanda bir mücadeleydi.
Özellikle son dönemde:
Risale-i Nur eserleri üzerinde yapılan sadeleştirme ve tahrif girişimlerine açıkça karşı çıktı
Bu tahriflerin, FETÖ tarafından yapıldığını dile getirdi
Bu yapıya karşı reddiyeler yazdı, sert açıklamalar yaptı
Nur talebeleri içinde bu konuda açık bir duruş sergiledi
Sadece bununla da kalmadı.
17–25 Aralık süreci sonrası:
Devlete ve hükümete açık destek verdi
Bu yapının devlet içinde oluşturduğu tehlikeyi dile getirdi
Kamuoyuna açık şekilde uyarılarda bulundu
Bu duruş, onu sadece bir âlim değil,
aynı zamanda hedef haline gelen bir isim yaptı.
İşte bu noktadan sonra:
Sağlık süreci başladı
Tartışmalı gelişmeler yaşandı
Ve ardından vefatı geldi
Bu yüzden onun vefatı,
yakınları ve sevenleri tarafından sıradan bir ölüm olarak görülmedi.
Bu mesele şudur:
👉 Abdülkadir Badıllı Ağabey,
Risale-i Nur’un tahrif edilmesine karşı çıktı
👉 FETÖ’ye açık şekilde karşı durdu
👉 Devletin yanında yer aldı
👉 Ve bu duruşunun ardından vefat etti
Abdülkadir Badıllı Ağabey, ömrünü Risale-i Nur hizmetine vakfettikten sonra, hayatının son döneminde sağlık problemi yaşadı.
12 Kasım 2014 tarihinde Şanlıurfa’da rahatsızlandı.
Bağırsak yapışması teşhisiyle ameliyat edildi.
Daha sonra tedavisinin devamı için Ankara’ya sevk edildi.
Ankara’da yoğun bakım sürecine alınan Abdülkadir Badıllı Ağabey, kısa sürede ağırlaşan bir tabloyla karşı karşıya kaldı.
Başlangıçta durumu stabil olmasına rağmen, ilerleyen süreçte:
Karın içi ağır enfeksiyon oluştu
Vücutta yaygın mikrobik tablo gelişti
Bu durum, sürecin doğal seyrine dair ciddi soru işaretleri doğurdu.
Vefat sürecine dair şüpheler, sadece aileyle sınırlı kalmadı.
Açıklamalarda öne çıkan kritik noktalar şunlardır:
Tedavi sürecinde görev alan bazı doktorların,
15 Temmuz sonrası FETÖ kapsamında görevden uzaklaştırılması
Tetkiklerin dışarıyla paylaşılmasının engellenmesi
Hastanın kısa sürede ağır enfeksiyon tablosuna girmesi
Özel doktorunun, bu durumu “meslek hayatımda görmediğim bir tablo” olarak değerlendirmesi
Oğlu Said Badıllı, sürecin ardından şu noktaya dikkat çekti:
Vefatın ardından yapılan bazı açıklamalar ve paylaşımlar
Peş peşe yaşanan benzer vefatlar
Babasının açık duruşu nedeniyle hedef haline gelmesi
tüm bunların ciddi şüphe oluşturduğunu ifade etti.
Özel doktoru Doç. Dr. Hasan Karsen ise:
Hastanın Ankara’ya temiz bir tabloyla gittiğini
Ancak kısa sürede ağır enfeksiyonla karşılaşıldığını
Tetkiklere ulaşmasının engellendiğini
açıkça dile getirdi.
Aile tarafından yapılan resmî başvuruda:
Vefat sürecinin tüm yönleriyle araştırılması
Sağlık sürecinin incelenmesi
Sorumlular varsa ortaya çıkarılması
talep edildi.
Bu süreç, sadece bir şüphe değil;
👉 hakikatin ortaya çıkması için yapılan bir çağrıdır.
Ortada:
Müdahale edilen bir hasta süreci
Tartışmalı tıbbi gelişmeler
İhraç edilen doktorlar
Engellenen tetkikler
Ve ardından gelen ani vefat
bulunmaktadır.
Bu tablo, basit bir hastalık süreci olarak geçiştirilemez.
Beklenen; bir dua, bir rahmet, bir hürmet idi…
Fakat vefat haberi duyulduğunda,
bazı mahfillerde rahmet değil; kin ve nefret yükseldi.
Bugün gazetesi yazarı Tuncay Opçin,
Abdülkadir Badıllı Ağabey’in vefatı üzerine yaptığı paylaşımlarda
hakaret ve tahkir içeren ifadeler kullanmıştır.
Kullandığı ifadeler arasında:
“Toprağı bol olsun. Allah dinince dinlendirsin.”
gibi, Müslümanlar için kullanılmayan sözler yer almış,
hatta daha ileri gidilerek ağır ve kabul edilemez ifadeler sarf edilmiştir.
Bu paylaşımlar, kamuoyunda büyük tepki çekmiş,
bir Müslümanın vefatı karşısında dahi edebin terk edilmesi,
vicdanları derinden yaralamıştır.
Dahası;
atılan bazı mesajlarda,
Bediüzzaman Hazretlerinin hayatta olan diğer talebelerine yönelik
üstü kapalı tehditler dahi yer almıştır.
Bu sözler bir anlık öfkenin değil…
Yıllarca biriken bir rahatsızlığın dışa vurumuydu.
Çünkü Abdülkadir Badıllı Ağabey:
Risale-i Nur’un tahrif edilmesine karşı durmuştu
Hakikati açıkça dile getirmişti
FETÖ yapılanmasına karşı tavizsiz bir duruş sergilemişti
Hakikati söyleyen her dil gibi,
onun dili de bazılarını rahatsız etmişti…
Abdülkadir Badıllı Ağabey’in vefatı,
sadece bir âlimin aramızdan ayrılışı değil;
aynı zamanda
hak ile batılın,
nur ile zulmetin,
sadakat ile ihanetin
açıkça ayrıldığı bir hadise olmuştur.
O, arkasında:
Eğilmeyen bir duruş
Bozulmayan bir istikamet
Müdafaa edilmiş bir hakikat
bırakarak bu dünyadan ayrılmıştır.
Hak yolunda yürüyenlerin imtihanı bazen hayatla,
bazen de ölümle olur.
Bazı ölümler susmaz…
Hakikati arayanlara seslenir.
Rabbimiz, Abdülkadir Badıllı Ağabey’e rahmet eylesin,
onu sadakat ehli kullarıyla haşretsin,
hakikati ortaya çıkaracak adaleti nasip etsin.
Onu rahmetiyle kuşatsın,
hizmetini makbul eylesin,
ve bizleri de onun gibi hakikatin tarafında sabit kılsın…
Âmin.
Abdülkadir Badıllı Ağabey, ömrünü Risale-i Nur hizmetine adamış, Üstad Bediüzzaman Hazretleri’nin sadık bir varisi ve meslek muhafızı olarak, Ankara’da devam eden tedavi sürecinin ardından 26 Aralık 2014 tarihinde Rahmet-i Rahmân’a kavuştu. Bu vefat, Nur cemaatinde sıradan bir ölüm haberi gibi değil; bir dava adamının, bir müdafaa kaleminin, bir istikamet rehberinin ebediyet âlemine irtihali olarak karşılandı.
Onu tanıyanlar için bu ayrılık, yalnız bir insanın kaybı değildi. Risale-i Nur’un asliyetini müdafaa etmiş bir ömrün tamamlanışı, bir neslin şahitliğinde kapanan bir hizmet devriydi. Kalemini eğip bükmeyen, mahkeme kapılarında geri adım atmayan, metne sadakati hayatının mihveri yapmış bir ağabeyin zahirî hayattan çekilişiydi.
Fakat Nur mesleğinde ölüm, yok oluş değildir. Hizmetle geçen bir ömür, fanî bir vedadan ibaret görülmez. O, Üstad Hazretleri’nin manevî halkasına dâhil olmuş bir talebenin ebedî istirahatgâha yönelişidir. Geride kalanlara düşen ise hüzünden ziyade emaneti taşımaktır.
O gün Nur cemaatinin kalbinde hissedilen duygu şuydu: Bir muhafız vazifesini tamamladı. Şimdi nöbet, mesleğe sadakatle bağlı olanlara geçmiştir.
Cenazesi 27 Aralık 2014 günü Şanlıurfa Balıklıgöl Yerleşkesi’nde bulunan Dergâh Camii’nde, ikindi namazını müteakip kılındı. O gün Balıklıgöl çevresi, sıradan bir cenaze merasiminin ötesinde, adeta mahşerî bir cemaatin toplandığı manzaraya sahne oldu. Sabahın erken saatlerinden itibaren Türkiye’nin dört bir yanından gelen Nur talebeleri, aşiret mensupları, ilim ehli, talebeleri ve sevenleri Dergâh bölgesini doldurdu. Cami avlusu, hazire çevresi ve Balıklıgöl etrafı insan seline dönüştü.
Saflar yalnız cami avlusunda değil; dışarıya, Balıklıgöl kıyısına kadar uzanmıştı. Tekbirler yükseliyor, salâvatlar göğe karışıyor, gözyaşları sessizce akıyordu. O gün orada bulunanlar, bir cenazeye değil; hizmetle geçen bir ömrün şahidliğine saf tuttuklarını hissediyorlardı.
Cenazeye devlet erkânından Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan, Bakan Faruk Çelik, Ahmet Aydın, Şanlıurfa Valisi, Şanlıurfa Büyükşehir Belediye Başkanı ve çeşitli resmî isimler katıldı. Bediüzzaman Hazretleri’nin hayatta bulunan talebeleri Abdullah Yeğin, Hüsnü Bayram ve Mehmet Fırıncı da hazır bulundu. Nur cemaatinin farklı hizmet kollarından binlerce talebe aynı safta birleşti. Bu tablo, Nur mesleğinin tesanüd ve uhuvvet ruhunun canlı bir tezahürü olarak hafızalara kazındı.
Cenaze namazı, Şanlıurfa Müftüsü tarafından kıldırıldı. Safların sessizliği, tekbirlerin vakarına karışmıştı. İnsanlar yalnızca gözyaşı dökmüyor; dualarla, salâvatlarla bir hizmet ömrünü Rabbine uğurluyordu.
Defni, Hz. İbrahim Aleyhisselâm makamının yanındaki hazirede gerçekleştirildi. Bu hazire, Bediüzzaman Hazretleri’nin ilk defnedildiği mekânın bulunduğu yerdir. Üstad Hazretleri’nin talebesi olan bir zatın, onun ilk medfeninin bulunduğu yere defnedilmesi, Nur talebeleri tarafından manevî bir tevafuk olarak değerlendirildi. Bu hâdise, cenazeye ayrı bir derinlik ve ayrı bir hüzün kattı.
Kabir başında Kur’ân tilavetleri yapıldı, salâvatlar getirildi, dualar edildi. Kalabalık uzun süre dağılmadı. Balıklıgöl’ün o mübarek atmosferinde, tarihle maneviyat iç içe geçmişti. Hz. İbrahim Aleyhisselâm’ın hatırasını taşıyan toprakta, Risale-i Nur hizmetine ömrünü adamış bir talebe toprağa veriliyordu.
O gün hâkim olan hava yalnız matem değildi; teslimiyet ve tevekküldü. Çünkü Nur talebeleri bilir ki bu dünya bir imtihan meydanıdır. Hizmetle geçen bir ömür, fânî bir vedadan ibaret değildir; ebedî bir vuslattır.
Abdülkadir Badıllı Ağabey, Risale-i Nur’a sahip çıkmanın bedelini ödemiş, mahkemeler görmüş, cezaevleri yaşamış, kalemini hak bildiği istikametten ayırmamış bir talebe olarak; mahşerî bir cemaatin dualarıyla ebediyet yurduna uğurlandı.
Balıklıgöl’de o gün oluşan manevî tablo, yalnız bir cenaze değil; bir hizmet ömrünün şahitliği olarak hafızalarda yer etti.
Allah rahmet eylesin.