
Kaynaklarda İlk Anılma (Sözlü ve Yazılı)
Badıllı Aşireti, Anadolu’da tarihi derinliği olan bir topluluktur. Yazılı kaynaklarda adı ilk kez 16. yüzyılda geçmektedir: 1521 tarihli Osmanlı kayıtlarında Badıllı ismine rastlanır . Bu, aşiretin Osmanlı tahrir defterlerine konar-göçer bir topluluk olarak girdiği dönemi gösterir. Klasik tarih kaynaklarında ise Bitlisli Şerefhan’ın 1597’de yazdığı Şerefname adlı eser, Badıllı (orada “Badeli” olarak) aşiretinden Diyarbakır bölgesine mensup bir Kürt aşireti olarak bahseder . Bu, 16. yüzyıl sonlarında Badıllıların bölgedeki varlığının tanındığını gösterir. Sözlü gelenekte ve yerel tarihlerde ise Badıllıların çok daha eskiye dayandırıldığı görülür: Örneğin, aşiretin 10. yüzyılda Diyarbakır merkezli Mervani Kürt hanedanıyla bağlantısı kurulmaktadır. “Badıllı Tarihi” adlı çalışmada, Mervani Devleti’ni 984 yılında Diyarbakır’da kuran Bad bin Dostik (Mervanilerin kurucusu) ile Badıllı adı arasında bağ kurulmuş; aşiretin Mervanilerin bir devamı veya o devlet içinde yaşamış bir kabile olduğu ileri sürülmüştür . Nitekim “Badıllı” isminin kökeninin de bu kurucu hükümdarın lakabı olan Bad adına dayandığı düşünülür. Bölgedeki ünlü Malabadi Köprüsü’nün adı da yakınındaki Mala Badi (Badi ailesinin köyü) yerleşiminden gelmektedir . Bu köprü (1147), Diyarbakır-Batman sınırındaki Artuklu dönemi eseridir ve adının “Bad/Badi” sözcüğünü içermesi, Badıllı adının bölgedeki varlığına dair kadim bir iz olarak değerlendirilir 
. “Bad” kelimesi yöresel Kurmanci lehçesinde yırtıcı bir doğan türünü ifade eden, cesaret ve liderlik çağrışımı taşıyan bir lakaptır . Aynı şekilde Badıl kelimesi de yerel ağızda kullanılmakta olup Kurmancide “gönülsüz, isteksiz” anlamına gelen bedil sözcüğüne benzemektedir . Tüm bu veriler, aşiretin isminin ve geçmişinin sözlü kültürde efsanevi bir derinliğe sahip olduğunu, ancak bilimsel olarak ilk yazılı teyidin 16. yüzyılda gerçekleştiğini göstermektedir. Ayrıca bazı araştırmacılar, Abbasi Halifesi Harun Reşid dönemine ait rivayetlere dayanarak, Badıllı adını çok daha erken tarihlerde de anmaktadırlar: Abbasi kroniklerinde Miladî 786–809 yıllarında (Harun Reşid devri) “Badıli” adında bir aşiretin, İran’ın Mazenderan ve Kandahar yöresinden alınarak Orta Anadolu’ya (Samsun, Canik, Kayseri, Adana, Sis hattına) Bizans’a karşı yerleştirildiği belirtilir . Bu bilgi tam olarak teyide muhtaç olsa da aşiretin Orta Doğu’daki tarihinin erken dönemlere dek uzanabileceğine işaret eden ilginç bir ayrıntıdır. Özetle, Badıllıların ilk kesin tarih sahnesine çıkışı Osmanlı kayıtlarıyla 16. yüzyılda olsa da, sözlü tarih ve bazı klasik eserler onların kökenini Orta Çağ’ın derinliklerine, Abbasi ve Mervani dönemlerine kadar götürmektedir.
Göç Yolları ve Göç Bölgeleri (Mezopotamya, Orta Doğu, Anadolu)
Badıllı Aşireti’nin tarihsel seyri, birçok göç dalgası ve farklı coğrafyalarla temas içinde gelişmiştir. Orta Doğu ve Mezopotamya bağlantıları bakımından, aşiretin çıkış noktasına dair farklı rivayetler vardır. Bir görüşe göre Badıllılar, Oğuz boyları gibi Orta Asya menşelidir ve göç yolları ile Anadolu’ya ulaşmıştır. Örneğin, Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey’in 1055’te Bağdat’a giriş yapmasıyla beraber bazı Badıllı gruplarının da bölgeye (Halep, Urfa, Şam ve Diyarbakır havalisine) geldikleri tahmin edilmektedir . Bu, aşiretin 11. yüzyılda Büyük Selçuklu fetihleri sırasında Horasan veya İran coğrafyasından Mezopotamya’ya intikal ettiği anlamına gelir. Nitekim bazı yerel kaynaklar, yukarıda değinildiği gibi, Badıllıların atalarının Abbasi yönetimince Horasan (Mazenderan-Kandahar dolayları) yöresinden alınıp Anadolu’nun kuzeyine yerleştirildiğini kaydeder . Bu rivayet doğruysa, aşiret mensupları 8./9. yüzyıllarda dahi Orta Asya/İran kökenli bir göç yaşamış olabilir.
Öte yandan aşiretin Mezopotamya içi hareketliliği de yüzyıllar boyunca sürmüştür. Badıllılar, tarihleri boyunca Güneydoğu Anadolu ve Kuzey Suriye hattında konar-göçer bir yaşam sürdürmüştür. Ana yayılma bölgeleri, Diyarbakır ile Urfa arasındaki Karacadağ havzası, Harran Ovası ve Suriye’nin Halep-Şam bölgeleridir. Osmanlı kaynaklarına göre Badıllı aşireti, Urfa, Diyarbakır, Karacadağ, Harran, Şam ve Halep hattında asırlarca konar-göçer veya yarı-yerleşik olarak zikredilmektedir . Yaylak ve kışlak güzergâhları şu şekilde bilinir: İlkbahar ve yaz aylarında Diyarbakır-Siverek civarındaki Karacadağ’ın serin yaylalarında konaklarlar; sonbahar ve kış aylarında ise Harran ve Ceylanpınar ovalarının ılıman kışlaklarına göç ederlerdi . Nitekim 17. yüzyıl başlarında Badıllıların Diyarbakır havalisinde yaşadığı, ancak 1700’lere dek tam yerleşik düzene geçmeyip konargöçer kaldıkları, arşiv belgelerinin ve araştırmaların ortaya koyduğu bir gerçektir  .
Osmanlı döneminde, özellikle merkezi otoritenin aşiret siyasetinin bir parçası olarak, Badıllıların göç hareketlerine müdahale edildiği görülür. 1691 yılında Osmanlı yönetimi, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki bazı büyük aşiretleri iskan ederek kontrol altına alma politikası gütmüştür. Bu kapsamda, 21 Ocak 1691 tarihli bir fermana göre Badıllı Aşireti, o döneme dek yaylakları olan Diyarbakır bölgesinden alınarak kışlak yaptıkları Urfa-Harran arasına zorunlu iskâna tabi tutulmuştur . Fermanda “Beydıllı Türkmenlerinin Urfa civarına yerleştirilmesi”nden bahsedilmekte ve Badıllı ile ona tabi Çimkanlı, Mamavi, Arşuvanlı, Hacıkırlı, Utmanlı gibi kabilelerin Harran çevresine iskân edildiği belirtilmektedir . Bu olay, aşiretin göç yollarında devlet müdahalesiyle gerçekleşen önemli bir kırılmadır. Nitekim bu iskân sonrası Badıllıların önemli bir kısmı Urfa ve Harran bölgesine yerleşik hale gelmeye başlamıştır. Araştırmalar, 1680’lerden sonra Urfa’nın kuzeyine doğru yerleşimlerin arttığını, 1700’lerin sonuna doğru ise Badıllıların büyük ölçüde yerleşik hayata geçtiğini gösterir . Bugün Şanlıurfa merkez ve çevresinde Badıllılara ait yaklaşık kırk köy bulunması , bu zorunlu iskân sürecinin ve devamındaki doğal yerleşme sürecinin bir sonucudur.
Aşiretin göç rotaları sadece doğu-batı ekseninde değil, zamanla kuzey-güney doğrultusunda da uzanmıştır. Sözlü gelenekte ilginç bir öykü olarak, Badıllıların bir kolunun Arabistan’a kadar gidip Mekke civarında bir süre yaşadığı anlatılır. Bu rivayete göre, belirsiz bir tarihte (muhtemelen 17. veya 18. yüzyılda) aşiretin bir kısmı Mekke ve Medine dolaylarına göç etmiş, ancak 1750’li yıllarda Osmanlı padişahından Anadolu’da iskan talebinde bulunarak geri dönmek istemiştir . Padişah da onlara Gümüşhane ile Erzincan arasındaki Çimen Dağı yaylasını vakfetmiş, böylece bu grup Anadolu’ya dönüp kuzeydoğuya yerleşmiştir . Her ne kadar bu Mekke göçüne dair arşivlerde net bir belge bulunamamışsa da, bugün Gümüşhane Kelkit-Şiran ve Erzincan Refahiye dolaylarında yaşayan Badıllı (yerel deyişle Beğdilli) topluluklarının varlığı bu hikâyeyi destekler niteliktedir . Esasen Osmanlı döneminde, gerek Celali isyanları gerek sınır güvenliği gerekse ekonomik saiklerle pek çok aşiret parçalara ayrılarak Orta Anadolu ve Karadeniz’e doğru sürülmüş veya göç etmiştir. Badıllıların da bu süreçte bir kolunu kuzeye göndermiş olması muhtemeldir.
Tarih içinde Badıllıların yerleştiği/göç ettiği bölgeleri özetleyecek olursak: Başlangıç noktası olarak Horasan–Kuzey İran bölgesi (sözlü rivayetlere göre) düşünülmektedir. Oradan Mezopotamya’ya giriş yapıp Diyarbakır, Mardin, Urfa üçgeninde yüzyıllarca varlık göstermişlerdir. Güneyde Suriye (Halep ve Şam) ile temas halinde olmuş, hatta bir dönem Şam civarında yaşadıkları da sözlü tarihçe dile getirilir . Kuzeyde ise Anadolu içlerine doğru uzanarak Sivas, Gümüşhane, Erzincan hattına kadar gitmiş grupları vardır . Doğu Anadolu’da Ağrı ilinde kalabalık bir Badıllı nüfus bulunmaktadır (özellikle Patnos, Hamur, Taşlıçay ve Tutak ilçelerinde) . Badıllı aileler Cumhuriyet döneminde ekonomik gerekçelerle büyük şehirlere de yayılmış olmakla birlikte, aşiretin ana yurdu olarak Şanlıurfa ve çevresi kabul edilir. Ayrıca bugün İran ve Irak topraklarında da Badıllı kökenli olduğu bilinen gruplar mevcuttur. İran’ın Kuzey Horasan bölgesinde, yerel halkın “Badelan” adını verdiği ve Kürtçe konuşan bir Badıllı topluluğuna rastlandığı araştırmalarda belirtilmiştir . Bu da aşiretin muhtemel Horasan bağlantısına dair çağdaş bir iz olarak değerlendirilebilir. Sonuç olarak Badıllı Aşireti, Mezopotamya merkezli bir göçebe mirastan gelerek hem Ortadoğu’nun güneyine (Arabistan ve Suriye) hem Anadolu’nun kuzeyine (Karadeniz ve Doğu Anadolu) uzanan geniş bir coğrafyaya iz bırakmıştır. Göç yolları, tarihsel konjonktüre göre değişmiş; kimi zaman kendi isteğiyle mera ve yaylak arayışıyla, kimi zaman devlet politikalarıyla gerçekleşmiştir.
Oğuz–Türkmen mi, Kürtleşme Süreci mi? (Akademik Tartışmalar)
Badıllıların etnik kökeni konusunda, tarihçiler ve araştırmacılar arasında uzun süredir bir tartışma yaşanmaktadır. Bir görüş, aşiretin ismindeki benzerlikten yola çıkarak Badıllıların aslında Oğuz soylu bir Türkmen boyu olduğunu öne sürer. Oğuzların 24 boyundan biri olan Beydili (veya Beğdili) ile “Badıllı” adı arasında fonetik benzerlik bulunması, bu tezi destekleyenlerin temel dayanağıdır. Bu yaklaşıma göre Badıllı ismi, Eski Türkçede Beydili/Beydili (Bey-Dili) boyundan evrilmiştir; “bey dili” veya “bey iline mensup” anlamına gelir  . Gerçekten de tarihte Beydili Türkmenleri Akkoyunlu, Safevi, Dulkadirli gibi devlet ve beyliklerin kuruluşunda rol almış, Halep ve Urfa havalisinde de bulunmuş bir topluluktur. Dolayısıyla bazı araştırmacılar Badıllıları, zamanla Kürtleşmiş bir Türkmen aşireti olarak değerlendirmiştir. Özellikle erken Cumhuriyet döneminde resmi söylem, Urfa yöresindeki büyük Kürt aşiretlerinden Karakeçi ve Badıllı’nın Oğuz-Türkmen asıllı olduğunu iddia etmekteydi . Bu iddia, genç ulus devletin etnik politikaları çerçevesinde, bölgedeki Kürt kimliğini törpüleme amacıyla ortaya atılmış bir tez olarak da yorumlanmaktadır. Hatta bu resmi görüş, Badıllıların adını Beydili Türkmenleriyle özdeşleştirerek, onları aslen “Türk fakat zamanla Kürtleşmiş” bir topluluk şeklinde tanımlamıştır.
Diğer tarafta ise güçlü bir Kürt kökeni tezi vardır. Bu görüşe göre Badıllı Aşireti, tarih boyunca Kürt aşiret konfederasyonları içinde yer almış, dili ve kültürü itibariyle Kürt kimliğinin bir parçası olmuş köklü bir aşirettir. Badıllıların yaşadığı coğrafya (Diyarbekir, Urfa, Mardin üçgeni) ve mensup oldukları federasyonlar (örneğin Mîlan/Millân konfederasyonu) Kürt aşiret yapısına işaret eder. Nitekim Şerefname de Badıllıları açıkça bir Kürt aşireti olarak sınıflandırmaktadır . Aşiretin ileri gelenlerinin beyanları da bu doğrultudadır: Urfa’nın tanınmış simalarından merhum Kemal Badıllı (1970’lerde milletvekilliği yapmış ve ilk Kürtçe gramer kitabını yazmış bir entelektüel), Badıllı aşiretinin “saygın bir Türkmen aşireti olan Beydilli ile hiçbir alakası olmadığını” açıkça ifade etmiştir . Yine Şanlıurfa’lı alim Abdülkadir Badıllı Hoca da aşiretin Türkmen değil, Kürt olduğunu vurgulamıştır . Bu isimler, hem aşiret mensubu olmaları hem de bölge tarihine hakimiyetleri nedeniyle görüşleri önemli kabul edilen kişilerdir. Ayrıca günümüzde Badıllıların büyük çoğunluğu kendi kimliklerini Kürt olarak tanımlamakta, anadil olarak da Kürtçe (Kurmancî lehçesi) konuşmaktadır . Şanlıurfa’daki Badıllı köylerinin sakinleriyle yapılan saha araştırmalarında da halkın kendini “Kürt asıllı” gördüğü kaydedilmiştir . Bu veriler, aşiretin en azından son birkaç yüzyıldır Kürt kültürel dairesi içinde olduğunu gösterir.
Tarihsel açıdan bakıldığında, aslında bu iki tez birbirini tamamen dışlamayabilir. Badıllı Aşireti muhtemelen tek bir soydan gelmeyip, farklı kökenli kabilelerin bir araya gelmesiyle oluşan bir aşiret federasyonudur  . Zaman içinde Oğuz-Türkmen unsurlar ile Kürt unsurlar iç içe geçmiş olabilir. Nitekim Badıllı bünyesindeki bazı kabile isimleri Türkçe kökenliyken (örneğin “Ahmetoğlu” gibi)  , bazıları ise Kürtçe yerel adlar taşır. Hatta Badıllılar içinde Beğ (Bey) kabilesi kendilerinin Abbasi soyundan (Arap, Haşimi kökenli) olduklarını iddia etmekte ve bunu gösteren bir şecere dahi bulundurmaktadır . Bir aşiret içerisinde bu denli çeşitli soy iddialarının bulunması, yapının heterojenliğini ve farklı kökenlerin aynı çatı altında birleştiğini gösterir. Dolayısıyla, akademik tartışmada kesin bir hüküm vermek zordur. Ancak mevcut bilimsel ve sosyolojik bulgular, Badıllıların özellikle Osmanlı dönemi ve sonrasında belirgin biçimde Kürt aşiret kimliği taşıdığını ortaya koymaktadır . Aşiretin Millân (Mıllan) konfederasyonu içinde yer alması da bunu teyit eder: Mıllan, Urfa ve civarındaki büyük Kürt aşiret federasyonudur ve Badıllılar bu federasyonda “tabi aşiret” statüsünde uzun süre bulunmuşlardır . Özetle, isim benzerliğine dayanan Türkmen köken iddiası daha çok resmi ideoloji ve bazı araştırmacıların teorisi iken, saha gerçekliği ve geleneksel tarih Badıllıların Kürt sosyokültürel kimliğine mensup olduğunu göstermektedir. Badıllı Aşireti, belki de “Türkleşmiş Kürt” veya “Kürtleşmiş Türk” şeklindeki ikili tanımlara sığmayacak, kendi içinde özgün bir kimlik harmanı barındıran bir topluluktur. Nitekim aşiretin kendi vakfı ve araştırmacıları da “Badıllı kimliği; Kürt, Türkmen ya da başka bir etnik tartışmanın ötesinde, kendi adıyla ve kendi tarihiyle ayakta duran bir kimliktir” diyerek bu durumu vurgulamıştır .
Selçuklu, Akkoyunlu, Safevi, Osmanlı ve Cumhuriyet Dönemlerinde Badıllılar
Badıllı Aşireti’nin farklı tarihî devletlerle ilişkileri incelendiğinde, genellikle düzen yanlısı ve işbirlikçi bir çizgi sergilediği görülür . Aşağıda, belli başlı dönemlerde aşiretin konumunu özetleyen maddeler halinde bilgiler sunulmuştur:
• Selçuklu Dönemi (11.-12. yy): Aşiretin Selçuklu İmparatorluğu’nun bölgeye geldiği 11. yüzyılda Kuzey Mezopotamya’ya ulaştığı düşünülür. 1055’te Tuğrul Bey Bağdat’a girdiğinde Badıllıların da Halep, Urfa, Şam ve Diyarbakır yörelerine geldiği tahmin edilmektedir . Bu dönemde Badıllılar, Selçuklu himayesinde bir uç boyu olarak sınır bölgelerinde varlık gösterdi. Oğuzlarla temas etmiş olsalar da, aynı zamanda bölgede mevcut Kürt siyasi yapılarına (örneğin Mervaniler) entegre oldular. Selçuklu kaynaklarında Badıllılar adına dair belirgin bir kayıt olmamakla birlikte, dolaylı olarak bu dönemdeki varlıkları Abbasi ve Selçuklu kroniklerinden çıkarılabilmektedir.
• Akkoyunlu ve Dulkadir Beyliği Dönemi (14.-15. yy): 14. ve 15. yüzyıllarda Diyarbakır, Urfa ve Mardin havalisi Akkoyunlu Türkmen Devleti’nin kontrolündeydi. Badıllıların bu dönemde Akkoyunlu yönetimine bağlı şekilde bölgedeki aşiret düzenini sürdürdükleri anlaşılır. 1335 yılı civarında kurulup gelişen Dulkadiroğulları Beyliği (Maraş merkezli Türkmen beyliği) içerisinde de Badıllıların yer aldığı rivayet edilir . Bu rivayete göre, Dulkadirli beyliğinin kuruluşuna katkıda bulunan unsurlar arasında Badıllı (Beydili) boyu da vardır. Akkoyunlu döneminde, yazılı belgelerde Badıllı adı çok öne çıkmasa da, onların Diyarbakır civarında yaşayan kadim bir aşiret olarak varlığını koruduğu ve Akkoyunlu yönetimiyle çatışmaktansa uyum içinde olduğu söylenebilir. Bu sayede, Akkoyunlu sonrası Osmanlı idaresine geçişte de Badıllılar büyük bir sorun yaşamadan Osmanlı egemenliğini kabul etmişlerdir.
• Safevi-Osmanlı Çekişmesi (16. yy başları): 16. yüzyılın başında Doğu Anadolu ve Kuzey Mezopotamya, Osmanlılar ile Safevi İran arasında mücadele alanıydı. Bu kritik dönemde Badıllı Aşireti, tercihini Osmanlı İmparatorluğu’ndan yana kullanmıştır. 1514 yılında Yavuz Sultan Selim ile Şah İsmail arasında gerçekleşen Çaldıran Savaşı bunun dönüm noktasıdır. Badıllı aşireti, Çaldıran’da Osmanlı saflarında savaşa katılmış ve Safevi Devleti’ne karşı kazanılan zaferde pay sahibi olmuştur . Osmanlılar, Safevîlerin Şiî propagandasına karşı bölgedeki Sünnî Kürt-Türkmen aşiretlerinin desteğini arıyordu; Badıllılar da bu kapsamda Osmanlı ordusuna katılarak hem dinî-ideolojik yakınlığını göstermiş hem de maddi kazanımlar elde etmiştir. Savaş sonrasında Osmanlı Sultanı, bölgedeki stratejik noktaları emniyete almak için Badıllı aşiretini Osmanlı-Safevi sınır hattına yerleştirmiştir . Bu tampon yerleşim politikası sayesinde Badıllılar, uzun yıllar Osmanlı için doğu sınırında koruyucu bir aşiret vazifesi görmüştür. Safevi yönetimine karşı sadakatini Çaldıran’da ispat eden aşiret, Osmanlı’nın Doğu Anadolu’daki diğer seferlerinde de güvenilir bulunmuştur. Örneğin, Yavuz Sultan Selim’in Çaldıran sonrası bölgedeki diğer fetihlerinde ve Kanuni döneminde İran seferlerinde Badıllıların isyan veya huzursuzluk çıkardığına dair kayıt yoktur. Bu, Safevi döneminde aşiretin Osmanlı’yla özdeşleştiğini gösterir.
• Osmanlı İmparatorluğu Dönemi (16.-19. yy): Osmanlı hâkimiyetinde Badıllı Aşireti, konar-göçer yaşam tarzını sürdürmekle beraber devletle uyumlu ilişkiler geliştirmiştir. Osmanlı arşiv belgelerinde Badıllılar daha çok iskan politikaları, vergi düzenlemeleri ve sınır güvenliği bağlamında anılırlar . 16. yüzyıldan 19. yüzyıla dek süren Osmanlı idaresinde, aşiret çeşitli sancaklarda yer almış, zaman zaman farklı sancaklara göç etmiştir. Özellikle Diyarbakır (Diyarbekir Eyaleti) ve Rakka Eyaleti (Urfa-Harran bölgesi) arasındaki hareketleri tahrir defterlerine yansımıştır. Osmanlı, bölgede çıkan büyük Kürt isyanlarının (örneğin 17. yy’daki Abdal Han isyanı veya 19. yy’daki Bedirhan Bey isyanı gibi) hiçbirinde Badıllıları asi olarak kayıt etmemiştir. Aksine, Badıllıların “isyana karışmamış, itaatkâr aşiret” olarak nam saldığı belirtilir . Bu dönemdeki en önemli müdahale, daha önce değindiğimiz 1691 yılı zorunlu iskânıdır: Diyarbakır tarafında gezen Badıllılar, Rakka (Urfa) eyaletine yerleştirildi . Bu iskân fermanı, Osmanlı’nın doğu ve güneydoğudaki aşiretleri yerleşik düzene geçirme çabasının bir parçasıydı. Badıllılar başlangıçta bu karara direnç gösterse de, zamanla Harran Ovası ve Urfa civarında köyler kurup yerleştiler. 18. yüzyıl boyunca kısmen yarı-göçer kalsalar da, 19. yüzyıla gelindiğinde Badıllıların önemli bir bölümü çiftçilik ve hayvancılığı yerleşik köy düzeninde yapar hale geldi. Osmanlı arşiv belgelerinde Badıllı adı, bazen “Badıllı Kürdü” şeklinde geçer ve bunlar vergilendirilen cemaatler olarak listelenir . Bu da devletin onları Kürt aşiret sistemi içinde tanıdığını gösterir. 19. yüzyılda Osmanlı’nın aşiret raporlarını derleyen Cevdet Türkay da “Badıllı, Badili Kürdü” şeklinde kayıtlar olduğunu belirtmiştir . Osmanlı döneminde Badıllıların mensup olduğu konfederasyon olan Mîllî (Milan) Aşiret Federasyonu, 17.-18. yüzyıllarda Urfa merkezli güçlü bir yapıdır. Badıllılar bu federasyonda “tabi aşiret” olarak, lider konumundaki Mîlan aşiretine destek vermiştir . Mîlan aşiretinin gerek Osmanlı’ya bağlılık göstermesinde, gerek bölgedeki diğer aşiretlerle mücadelelerinde Badıllıların fedakârca yardımlarda bulunduğu kayıtlıdır . Bu dönemin bir başka özelliği de, Badıllıların kısmen farklı coğrafyalara dağıtılmasıdır. 18. yüzyılda bir kısım Badıllı ailesinin Halep üzerinden Anadolu içlerine göç ettiği, bazılarının ise Suriye’de kaldığı bilinir. Örneğin Halep Türkmen Beydili aşiretiyle karıştıkları veya karıştırıldıkları olmuştur , ancak yapısal ve sosyolojik farklılıklar dolayıyla bunların ayrı olduğu anlaşılmıştır. Özetle Osmanlı çağında, Badıllı Aşireti devlete başkaldırmayan, gerektiğinde askerî destek veren (örneğin sınırlardaki çatışmalarda), fakat kendi iç işlerinde özerkliğini koruyan bir aşiret hayatı sürmüştür. Merkezi idare tarafından uygulanan iskân ve sürgün politikaları aşiretin dağılımını değiştirirken, Badıllılar varlıklarını farklı bölgelerde de olsa devam ettirmişlerdir.
• Türkiye Cumhuriyeti Dönemi (20. yy): 20. yüzyılın başlarında Osmanlı’nın son dönem çalkantılarında Badıllılar, yine bulundukları yerin hâkimi güçlerine karşı sadakat örneği göstermiştir. Özellikle 1919-1920 yıllarında Kurtuluş Savaşı sırasında, Urfa’daki Fransız işgaline karşı şehir halkının direnişinde Badıllı Aşireti aktif rol almıştır. Urfa’da kurulan Müdafaa-i Hukuk cemiyetinde ve Kuva-yı Milliye birliklerinde Badıllı Sait Bey önderliğinde aşiret kuvvetleri, Fransızlara karşı savaşmış ve Urfa’nın kurtuluşunda belirleyici olmuştur . Bu nedenle Badıllı Sait Bey, Urfa’nın Kurtuluşu’nun sembol isimlerinden biri kabul edilir. Aynı dönemde aşiretin bir kolu da Doğu Anadolu’da (Ağrı çevresinde) Ermeni çetelerine karşı sivil halkı koruma mücadelesine katılmıştır . 1920’lere gelindiğinde Türkiye Cumhuriyeti kurulmuş, merkezi otorite yeni bir ulus inşa sürecine girmiştir. Bu süreçte resmi tarih yazımı, bazı aşiretlerin kökenleri konusunda asimilasyoncu tezler ileri sürmüştür. Yukarıda değinildiği gibi Cumhuriyet’in ilk yıllarında devlet, Badıllıları “Türkmen asıllı” göstermeye çalışmıştır . 1920’lerin sonu ve 1930’larda, özellikle Şark Islahat Planı çerçevesinde, Badıllı gibi Kürt aşiretlerine Türkçe soyadı verilmesi, onları Türkleştirme politikalarının bir parçası olmuştur. Ne var ki, Badıllılar kimliklerine sahip çıkmaya devam etmişlerdir. 20. yüzyıl boyunca Urfa Badıllı ileri gelenleri, Kürt dili ve kültürüyle ilgilenmiş, hatta Kemal Badıllı gibi figürler Kürtçe dilbilgisi kitabı yazarak kültürel mirasa katkı sunmuştur . Cumhuriyet döneminde aşiretin bir kısmı ekonomik sebeplerle batı illerine göç etse de (örneğin Adana, Eskişehir gibi yerlere Badıllı ailelerin yerleştiği bilinir ), önemli bir nüfus halen Şanlıurfa, Diyarbakır, Mardin üçgeninde yaşamaktadır. Badıllı Aşireti’nin barışçıl ve uyumlu yapısı, Cumhuriyet döneminde de devam etmiş; diğer bazı aşiretler gibi isyanlara katılmamış, devletle çatışmaya girmemiştir. Bu durum, aşiretin yerel itibarı ve saygınlığını artırmıştır. Günümüzde Badıllı Aşireti mensupları Türkiye siyasetinde, bürokrasisinde ve ekonomisinde yer almakta; “Badıllı” adı bir etnik aidiyetten ziyade geniş bir akrabalık ve hemşehrilik aidiyeti olarak yaşatılmaktadır. Aşiretin kurduğu Badıllı Eğitim Kültür Vakfı gibi kurumlar, tarihlerini ve kültürlerini kayıt altına alma ve tanıtma çabasındadır. Bu sayede, bir zamanlar göçer oba olan Badıllılar, bugünün modern Türkiye’sinde köklü bir toplumsal grup olarak varlığını sürdürmektedir.
Yerleşim ve Konar-Göçer Dönemleri (Halep, Şam, Diyarbakır, Urfa, Karacadağ vb.)
Badıllı Aşireti’nin coğrafi dağılımı ve yaşam biçimi, tarih içerisinde döneme göre değişiklik göstermiştir. Bazı dönemlerde tamamen konar-göçer (göçebe) olan aşiret, bazı dönemlerde yarı göçer hale gelmiş ve en sonunda yerleşik düzene geçmiştir. Ayrıca bulundukları bölgeler zamana göre farklılık arz etmiştir. Önemli merkez ve bölgeler ile bunların zamanla ilişkisi şu şekilde özetlenebilir:
• Diyarbakır ve Karacadağ Bölgesi: Badıllıların en eski yurtlarından biri, Diyarbakır ile Urfa arasında yükselen Karacadağ bölgesidir. 10.-13. yüzyıllarda Diyarbakır havzası (Mervani dönemi dahil) Badıllıların ata yurdu olarak kabul edilebilir. 17. yüzyıl başlarına kadar Badıllı aşireti Diyarbakır eyaletinde konaklamaktaydı . Karacadağ, geniş otlaklarıyla aşiretin yaz aylarında sürülerini otlattığı yaylak konumundaydı . Diyarbakır merkezine ise kışın yaklaşır, gerektiğinde şehre yakın obalar kurarlardı. Diyarbakır bölgesi, Akkoyunlu ve Osmanlı dönemlerinde Badıllıların nüfus kayıtlarında geçtiği bir alandır. Sharafnama da Badıllıları “Diyarbekir aşireti” olarak tanımlayarak bu bölgesel bağı teyit eder . Karacadağ yöresi, 17. yüzyıl boyunca Badıllı ve benzeri birçok aşirete ev sahipliği yapmış, ancak 18. yüzyılda bir kısım aşiret buradan Urfa tarafına yönlendirilmiştir (1691 iskânıyla). Bugün dahi Karacadağ eteklerinde (Siverek ilçesi civarı) Badıllı aşiretine mensup aileler bulunmaktadır. Örneğin Diyarbakır’ın Çınar ve Bismil ilçelerindeki bazı köylerin Badıllı kökenli olduğu ifade edilir. Bu bölgedeki yaşamlarında Badıllılar genelde göçebe idi; kalıcı köy veya mezra inşa etmek yerine, kara çadırlarla mevsime göre yer değiştirirlerdi. Karacadağ’ın yüksek yaylaları yazın serin ve hayvancılığa elverişli olduğundan, asırlarca aşiretin vazgeçilmez mekânı oldu.
• Urfa, Harran ve Civarı: 17. yüzyıl sonlarından itibaren Badıllıların ağırlık merkezi Diyarbakır’dan Urfa-Harran bölgesine kaymaya başladı. Yukarıda ayrıntılı anlatılan 1691 fermânıyla pekişen bu süreç, aşiretin kışlak alanı olan Harran Ovası’na kalıcı olarak yerleşmesini sağladı . Harran, Ceylanpınar ve Suruç ovaları, kışın ılıman iklimi ve geniş otlaklarıyla Badıllılar için ideal kışlaklardı. İskân politikası gereği Badıllılar bu ovalarda köyler kurmaya teşvik edildi. 18. yüzyıl ve sonrasında Urfa merkez kazası ve Harran bölgesinde birçok Badıllı köyü oluştu. Osmanlı kayıtlarında “Urfa Badıllıları” şeklinde anılmaya başlandılar. Halen Şanlıurfa merkez ilçesine bağlı (eski adıyla Urfa Merkez Nahiye) pek çok köy Badıllı aşiretine mensup ailelerin yaşadığı yerlerdir. Örneğin; Yedikuyu, Hamurkesen, Kanatlı, Külaflı, Ağızhan, Akören, Kumrulu, Özveren, Büyük ve Küçük Salkım, Karapınar, Uğurlu, Başören, Bölücek, Uzuncuk gibi köylerin sakinleri Badıllı’dır . 19. yüzyılda Urfa sancağında en kalabalık aşiretlerden biri Badıllılar olup kırk civarında köyü kontrol ediyorlardı . Bu dönemde Badıllıların yaşam tarzı yarı-göçer olarak tanımlanabilir: Kışın Harran’daki köylerinde kalıyor, yazın ise hâlâ Karacadağ tarafına veya Urfa’nın kuzeyindeki dağlık bölgelere çıkıyorlardı . Zamanla bazı kollar tamamen yerleşikleşti ve tarlalar açarak çiftçilik yapmaya başladı. Özellikle Cumhuriyet dönemine gelindiğinde Urfa Badıllılarının büyük kısmı yerleşik köylü haline gelmişti. Urfa merkezde de Badıllı aileler kent yaşamına adapte oldu. Bugün Urfa’da Badıllı Aşireti’nden nüfusu ile tanınan mahalleler mevcuttur. Harran ve çevresindeki Badıllılar, genel olarak Kürtçe konuşup Kürt kültürünü yaşatmakla beraber, Arap aşiretlerle komşu olmaları nedeniyle kısmen Arapça da bilmektedirler. Urfa-Harran hattı, Badıllıların Osmanlı’dan günümüze devam eden ana yurdu olarak değerlendirilebilir.
• Halep ve Şam (Suriye) Bölgeleri: Badıllıların tarih içinde temas ettiği önemli coğrafyalardan biri de Suriye topraklarıdır. Selçuklu ve Memlük dönemlerinde Halep vilayeti, pek çok Türkmen ve Kürt aşiretin kışlak alanıydı. Badıllı aşiretinin de Halep çevresine uzanan göç güzergâhları kullandığı anlaşılmaktadır . Öyle ki, 16. yüzyıl Osmanlı tahrirlerinde Halep Türkmenleri arasında “Beydili” adı geçer ve bunların bir kısmının aslında Urfa Badıllılarıyla karıştırıldığı düşünülür . Suriye’de özellikle Rakka bölgesi (Osmanlı döneminde Rakka Eyaleti, merkezi Urfa olmak üzere Halep ile Musul arasında kalan bölge) Badıllıların dolaştığı bir sahaydı. Aşiretin bazı kolları, 18. yüzyılda Halep üzerinden güneye inerek Şam civarına kadar gitmiş olabilir. Sözlü kaynaklar, Osmanlı’nın son döneminde Badıllıların Hicaz demiryolu inşasında veya hac kervanlarını korumada görev aldığı, bu vesileyle bir kısmının Şam-Mekke hattında ikamet ettiğini anlatır. 1750’lerde Mekke’den geri dönen grup hikâyesi de bu bağlamda değerlendirilebilir . Ancak Suriye topraklarında yerleşik kalıcı Badıllı köyleri olduğuna dair güçlü kayıtlar yoktur; daha ziyade göç güzergâhı olarak Suriye toprakları kullanılmıştır. Cumhuriyet sonrasında Türkiye-Suriye sınırının çizilmesiyle Badıllıların Suriye ile bağlantısı azalmıştır. Yine de Suriye’nin kuzeyinde (örneğin Haseke, Rakka dolaylarında) Badıllı aşiretine mensup ailelerin yer aldığı bilinmektedir. Bu aileler zaman içinde Arap aşiretlerine karışmış ya da Suriye’de yaşayan diğer Kürt gruplarla birleşmiştir.
• Ağrı ve Doğu Anadolu: Aşiretin bir kolu, 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başlarında Doğu Anadolu’ya özellikle bugünkü Ağrı iline yerleşmiştir. Osmanlı’nın son dönem aşiret hareketlerinde, Badıllı ailesinden bazı beylerin Ağrı dağı eteklerine göç ettiği, burada hem Osmanlı-Rus sınırını koruma hem de boş arazileri değerlendirme amacı taşıdığı rivayet edilir. Nitekim 1915 sonrasında, Rus işgali sırasındaki kargaşada birçok Badıllı ferdi Ağrı ve Van yöresine giderek oradaki Kürt gruplarla birlikte olmuştur. 1920’lerde Cumhuriyet sınırları kesinleşince, Ağrı çevresinde hatırı sayılır bir Badıllı topluluğu kalmıştır. Bu topluluk, Ağrı’nın Tutak, Patnos, Hamur gibi ilçelerinde yoğunlaşmıştır . Hatta Badıllı ismi Ağrı’da o kadar benimsenmiştir ki, bazı nüfus kayıtlarında “Badıllı” soyadını taşıyan aileler bulunur. Ağrı’daki Badıllılar Kürtçe konuşurlar ve çevrelerindeki diğer aşiretlerle (örneğin Haydaran, Sipkan gibi aşiretlerle) akrabalık kurmuşlardır. Tarihsel olarak Ağrı’daki Badıllılar, 1920’lerde Ermeni çetecilere karşı bölge savunmasında etkin rol almış, ayrıca 1930’daki Ağrı Dağı Ayaklanması gibi isyanlara karışmamışlardır. Bu da devlet nezdinde onların makbul görülmesini sağlamıştır. Bugün Ağrı’nın yanı sıra Erzurum, Kars gibi illerde de tek tük Badıllı aileler mevcuttur. Bunlar ya Ağrı’dan göç etmiş ya da Osmanlı dönemindeki iskânlarla gitmiş kimselerin torunlarıdır.
• Orta ve Kuzey Anadolu (Kelkit, Şiran, Sivas, Yozgat): Badıllı Aşireti’nin şaşırtıcı yayılım alanlarından biri de Orta ve Kuzey Anadolu’dur. Özellikle Gümüşhane’nin Kelkit ve Şiran ilçeleri ile Erzincan’ın Refahiye ilçesi, 18. yüzyıldan itibaren Badıllı varlığına sahne olmuştur . Bunun arka planında, önceki bölümde değindiğimiz Mekke’den dönüş hikâyesi yatar. 1750’lerde Mekke’den ayrılarak Osmanlı’dan yurtluk talep eden Badıllı topluluğuna, Çimen Dağı yaylalarının tahsis edildiği anlatılır . Bu grup oraya yerleşip hem hayvancılık yapmış hem de kısmen köyler kurmuştur. Nitekim Kelkit-Şiran hattında Beydili/Badilli ismini taşıyan veya aşiret mensuplarınca kurulduğu bilinen köyler vardır. Örneğin Gümüşhane’de Badıllı adında bir köy mevcuttur. Yine civarda Beydili isimli köyler bulunur. Sivas ilinin Gölova ve Hafik ilçelerinde ve Yozgat’ın bazı köylerinde “Badıllı (Beğdili) Türkmenleri” olarak anılan topluluklar yaşar . Tarihçiler, bu Orta Anadolu’daki varlığı açıklarken, Osmanlı devrinde Celalî isyanları döneminde (16.-17. yy) bazı Badıllı ailelerinin İç Anadolu’ya sürüldüğünü belirtir  . Gerçekten de Celalî sürgün listelerinde “Badilîyan” adında bir aşiret zümresi kayıtlıdır . Bu, Badıllıların bir kolunun o dönemde Orta Anadolu’ya gönderildiğini düşündürür. Adana yöresinde dahi “Badıllı” adı geçmektedir: 19. yüzyılda Kozan/Adana havalisine iskan edilen Kürt aşiretleri listesinde Badıllı Aşireti de sayılır . Muhtemelen Urfa’dan ayrılan küçük gruplar Çukurova’ya kadar ulaşmıştır. Cumhuriyet döneminde de bu yayılım sürdü; örneğin Konya’nın Kulu ilçesinde Kürt kökenli Badıllı ailelerin bulunduğu bilinmektedir . Bu dağılım, Badıllı Aşireti’nin Anadolu’nun neredeyse dört bir yanına üyeler vermiş bir topluluk olduğunu ortaya koyar. Orta ve Kuzey Anadolu’daki Badıllılar bazen kendilerini “Türkmenik” diye tanımlasalar da (çevreye uyum gereği), aşiret bağları ve hikâyeleri Urfa’ya uzanır.
• Konar-Göçerlikten Yerleşikliğe Geçiş: Badıllı Aşireti, tarihinin büyük kısmında konar-göçer bir yapıda idi. 16. ve 17. yüzyıl Osmanlı tahrirlerinde Badıllılar, “göçebe taife” olarak tanımlanır ve hayvan sayıları üzerinden vergilendirilirdi. Ancak 17. yüzyıl sonu ve 18. yüzyıl boyunca uygulanan iskân politikalarıyla göçerlik azalmaya başladı. 18. yüzyıl sonlarında bazı Badıllı aileleri sabit köyler kurdu; özellikle Harran Ovası’nda su kaynaklarına yakın yerlerde çiftçilik yapmaya yöneldi . Bu yüzyılda Badıllıların yarı-göçer statüye geçtiği söylenebilir: Yılın yarısını köyde, yarısını yaylada geçirme şeklinde melez bir düzen. 19. yüzyıla gelindiğinde aşiret içinde tamamen yerleşik hayata uyum sağlayan kesim çoğunluktaydı. Yine de 19. yüzyıl ortalarında dahi bazı aşiret üyeleri için “konar-göçer” ifadesi kullanılmaya devam edildiği arşiv belgelerinde görülür. Cumhuriyet’in ilk yıllarında, devlet politikalarının da etkisiyle, Badıllıların hemen hepsi köy yerleşimlerine bağlı hale getirildi. Göçebe hayat süren son aileler ise 20. yüzyıl ortalarında (1950’lere dek) kademeli olarak iskâna tabi tutuldu veya kendi istekleriyle yerleşti. Böylece kadim bir konar-göçer aşiret, modern çağda tarım ve hayvancılıkla meşgul yerleşik bir topluluk hüviyetine kavuşmuştur. Ancak, kültürel belleklerinde göçerlik döneminin izleri yaşamaktadır: Büyükler arasında Karacadağ yaylalarında geçen eski günlerin hikâyeleri anlatılır, aşiretin birlik ve dayanışma ruhu o çileli göç yollarının hatırasıyla beslenir.
Sözlü Tarih Efsaneleri ve Yazılı Tarih Belgelerinin İlişkisi
Badıllı Aşireti’nin geçmişine dair bilgimiz, hem sözlü tarihten (efsaneler, destanlar, aile anlatıları) hem de yazılı belgelerden (arşiv kayıtları, tarih kitapları) beslenir. Bu iki kaynak türü, zaman zaman birbirini doğrularken zaman zaman da farklı anlatılar sunar. Badıllı örneğinde, sözlü gelenekte kuşaklar boyu aktarılan bazı öyküler, yazılı belgelerde tam karşılık bulmasa da, dikkat çekici örtüşmeler veya ipuçları barındırmaktadır.
Öncelikle aşiretin köken efsaneleri ele alındığında, Badıllılar kendi arasında nesilden nesile aktardıkları hikâyelerde soylarını büyük atalara veya önemli tarihî figürlere dayandırmıştır. Örneğin, bir anlatıda Badıllıların dedesi sayılan kişinin Diyarbakır’ı fetheden Mervani hükümdarı Bad bin Dostik olduğu dile getirilir. Bu efsanevi anlatım, yazılı tarihteki bir gerçekle kesişir: Mervani Devleti’nin kurucusu Badh (Bad) bin Dostik gerçekten yaşamış bir şahsiyettir ve lakabı “Bad”dır. Badıllı adıyla “Bad/Badi” kelimesinin özdeşleştirilmesi bu yüzden sözlü kültürde kabul görmüştür . Nitekim Malabadi Köprüsü gibi bir somut kültür varlığının adı bile bu efsaneyi destekler biçimde yorumlanmıştır (Malabadi = Mala Badi, yani Badi ailesinin evi) . Yazılı tarih açısından ise, doğrudan “Badıllı” adının 10.-11. yüzyıl kaynaklarında geçtiğini söyleyemiyoruz; ancak İbnü’l-Ezrak gibi ortaçağ tarihçileri Diyarbakır bölgesinde “Bad” lakaplı beylerden bahsetmektedir . Bu da sözlü mirasın bir şekilde tarihî kayıtlardaki izlerle örtüşebildiğini gösterir.
Bir diğer örnek, Abbasi dönemi hikâyesidir. Sözlü tarihte ve bazı yerel yazmalarda, Abbasi Halifesi Harun Reşid’in, aralarında Badıllıların ataları da bulunan 125 aşireti Horasan taraflarından Anadolu’ya iskân ettiği anlatılır . Bu anlatı, ilk bakışta efsanevi görünse de, 20. yüzyılda yapılan bazı akademik çalışmalar Arap tarihçilerin eserlerinde böyle kayıtlar olduğunu göstermiştir. Örneğin Samani’nin el-Ensab adlı eserinde ve İbn Hurdâzbih gibi coğrafyacıların kayıtlarında, Mazenderan’dan getirilen Badılı ve Şadili aşiretlerinden bahsedildiği belirtilmektedir . Bu noktada sözlü gelenek ile yazılı kaynak birbirini destekler gibidir; ancak kesinlik kazanması için daha fazla kanıt gereklidir. Yine de, Badıllıların Horasan ile bağlantılı olduğu yönündeki kendi söylemleri, böyle kaynaklarla güç bulmaktadır. Aynı şekilde, aşiret içinde Abbasi soyundan geldiğini iddia eden Bey (Beğ) kabilesinin anlatısı da yazılı bir şecere belgesine dayanır ve bu belgenin gerçekliği tartışmalı olsa da, aşiretin kolektif hafızasında yer etmiştir .
Mekke’ye göç efsanesi, sözlü tarihle yazılı tarih arasındaki ilginç bir etkileşimdir. Aşiretin bir kısmının Mekke-Medine civarında yaşayıp geri döndüğü hikâyesi, yörede dilden dile aktarılmıştır. Bu olayı belgeleyen resmî bir Osmanlı arşiv belgesi bugüne dek bulunamamıştır. Nitekim bu konuyu araştıran aşiret mensupları da “Mekke’ye neden ve ne zaman göç edildiğine dair hiçbir kaynak bulamadıklarını” ifade etmektedir . Ancak araştırmacı kişiler boş durmayıp ipuçlarını birleştirerek mantıksal çıkarımlar yapmışlardır. Söz gelimi, Badıllıların Mervani kurucularından olduğunu kabul edersek, Mervanilerden bir kolun (belki de hanedan mensuplarından birinin) Abbasi Halifeliği zamanında Hicaz’a gittiği ve orada kaldığı bilinir . Mervani hanedanından bir prensin ordusuyla Mekke-Medine tarafına gittiği ve orada yerleştiği tarihi kayıtlarda mevcuttur. İşte bazı Badıllı araştırmacıları, “belki de Mekke’ye yerleşen o ordu mensupları arasında Badıllı ataları vardı” diyerek efsaneyi tarihî bir zemine oturtmaya çalışmaktadır . Bu yaklaşım, sözlü tarih ile yazılı tarih arasında köprü kurma çabasına iyi bir örnektir: Eldeki kısıtlı belgeler, efsanenin tüm detaylarını doğrulamaz; fakat dolaylı tarihî olaylar efsanenin imkânsız olmadığını da gösterir. Sonuçta, Mekke hikâyesi aşiret belleğinde yaşamaya devam ederken, akademik çevreler bu konuda temkinli davranmakta, “belgesiz bir duyumdan ibaret olabilir” demektedir . Bu durum, sözlü mirasın her zaman resmî tarihle çakışmayabileceğini, ancak tamamen göz ardı da edilmemesi gerektiğini gösterir.
Yazılı tarih belgeleri cephesinde ise, Osmanlı arşivlerinde Badıllılarla ilgili kayıtlar nesnel bilgiler sunarken, bunların aşiret içindeki algısı farklı olabilmektedir. Örneğin, 1691 tarihli iskân fermanında Badıllılar “Beydıllı Türkmenleri” olarak anılmıştı . Bu resmi terminoloji, aşiret üyelerine göre bir yanlış adlandırmaydı; onlar kendilerini Kürt olarak görüyordu. Nitekim günümüzde dahi bazı kaynaklar bu belgeye dayanarak Badıllıları Türkmen kökenli sanmakta, ancak aşiretin sözlü geleneği ve diğer tarihçilerin yorumları bunun bir Osmanlı yanılgısı olduğunu söylemektedir . Bu, yazılı belgedeki ifadenin her zaman sosyolojik gerçeği yansıtmayabileceğine örnektir. Osmanlı görevlileri belki de Badıllıları, adı benzer diye Beydili Türkmenleriyle karıştırmış veya o dönemde aşiretleri “Türkmen/Kürt” diye keskin ayırmadan hepsini ocaklık sistemi içinde değerlendirmiş olabilir. Sözlü tarih, bu noktada düzeltici bir rol oynar: Aşiret büyükleri kendi silsilelerini bilir ve hangi dilden konuştuklarını, hangi gelenekleri sürdürdüklerini aktarırlar. Badıllı örneğinde, dedelerinden duydukları “Biz filan beyin zamanında filan yerden geldik” şeklindeki bilgiler, yazılı kayıtların dolduramadığı boşlukları doldurur. Mesela, Urfa’daki Badıllı yaşlılar, “Diyarbakır’dan sürgün geldik” diye anlatır; bu anlatı doğrudan 1691 fermanının halk arasındaki hatırasıdır ve böylece tarihî belgenin doğruluğunu teyit eder.
Badıllı Aşireti konusunda yakın dönemde yapılan çalışmalar, sözlü ve yazılı kaynakları birlikte kullanmaya özen göstermiştir. Örneğin Badıllı Vakfı’nın desteğiyle kaleme alınan kitaplar ve makalelerde, arşiv belgeleri taranmış, aynı zamanda aşiretin yaşlı ileri gelenleriyle mülakatlar yapılmıştır  . Araştırmacı-yazar Adem Şa (Adem Şah), gençliğinde aşireti merak edip Abdülkadir Badıllı gibi alimlerle görüşmüş, onun tavsiyesiyle hem **“okuyarak” hem “gidip görerek” bilgi toplamıştır . Irak, İran, Suriye, Gürcistan ve Türkiye’de Badıllıların yaşadığı yerleri bizzat gezerek sözlü anlatıları derlemiş; ardından bulduğu yazılı kaynaklarla bunları harmanlayıp Badıllı tarihi üzerine kapsamlı bir eser yazmıştır . Bu, sözlü mirasın belgelendirilmesi açısından kıymetli bir çalışmadır. Keza Necdet Şansal gibi yerel tarihçiler de hem Şerefname, Ziya Gökalp’in aşiret incelemeleri gibi yazılı eserleri hem de aşiret büyüklerinin hatıralarını birlikte değerlendirerek makaleler kaleme almıştır  .
Sonuç olarak, Badıllı Aşireti’nin tarihinde sözlü kültür ve yazılı tarih birbirini tamamlayan iki ana damardır. Sözlü tarihten gelen efsaneler, aşiretin kimlik duygusunu ve iç dayanışmasını güçlendirmiş; yazılı tarih ise dış dünyaya malumat sağlayarak akademik kimlik inşasında rol oynamıştır. İkisi arasındaki ilişkiyi doğru kurmak, ne yalnızca efsanelere dayanıp hayali bir tarih yaratmak ne de salt resmi belgelere bakıp ruhsuz bir kronoloji sunmak demektir. Badıllıların örneğinde görüldüğü gibi, zengin bir sözlü tarih (Mervanilerle akrabalık, Mekke’ye göç hikâyesi, vs.) her zaman belgelerle birebir örtüşmese de, tarihin büyük penceresini dolduran renkli motifler gibidir. Yazılı belgeler ise o pencerenin çerçevesini ve ana hatlarını belirler. Badıllı Aşireti’nin bin yıla yaklaşan serüvenini tam manasıyla anlayabilmek için, her iki kaynağın da sesine kulak vermek gerekir. Bu sayede, bir aşiret kimliğinin nasıl yüzyıllar içinde şekillenip bugüne ulaştığını, efsaneler ile gerçeklerin birbirine karışarak bir kolektif hafıza oluşturduğunu somut bir örnek üzerinden görebiliriz. Badıllıların tarihi, aslında bir bakıma “aşiret” olgusunun da tarihidir: Kan bağları kadar anlatıların, göç yolları kadar hatıraların bir toplumu nasıl ayakta tuttuğunun canlı bir tanıklığıdır.
Kaynakça: Bu kapsamlı araştırma sırasında kullanılan ve atıf yapılan başlıca kaynaklar şunlardır: Şerefname (Kürt Tarihi) , Osmanlı arşiv belgeleri derlemeleri (Cevdet Türkay’ın eserindeki kayıtlar)  , Ziya Gökalp’in Kürt aşiretleri üzerine sosyolojik tetkikleri , İbrahim Bozkurt’un Şanlıurfa Aşiretleri çalışması, Abdülhaluk Çay’ın Kürt Dosyası gibi kitapları , Badıllı Vakfı ve Badıllı aile sitesi tarafından yayınlanan makaleler  , Musa Kâzım Yılmaz’ın Abdülkadir Badıllı üzerine makalesi  , Necdet Şansal’ın Urfa yerel gazetesindeki köşe yazısı  , butun-asiretler.blogspot.com üzerindeki Badıllı aşiretiyle ilgili derleme   ve söz konusu kaynaklarda atıfta bulunulan Osmanlı fermânı metinleri . Bu referanslar, yukarıda sunulan bilgilerin dayanağını oluşturmaktadır. Her bir alıntı, metin içerisinde köşeli parantez içindeki numaralarla belirtilmiştir. Böylece okur, doğrudan ilgili kaynağın satırlarına giderek bilgilerin aslını teyit etme imkânına sahiptir. Badıllı Aşireti’nin tarihi, bu tür akademik çalışmalar ve yerel girişimlerle gün yüzüne çıkarıldıkça, bölgenin toplumsal mozaiğindeki yeri de daha iyi anlaşılacaktır.