
(31 Ekim 2005)
Abdülkadir BADILLI:
Ben Şeyhzeliha Köyü’nden Badıllı Sait Bey’in, Bekir Bey’in, Hasan Bey’in küçük kardeşi; Abdurrahman Badıllı’nın oğlu Abdülkadir Badıllı’yım. O köyde doğdum; yaşım 16 civarına gelinceye kadar köyde kaldım. O zamanlar bizim köyde okul yoktu. Babam da merak edip şehre tahsile göndermedi. Din derslerini daha çok aldım bazı hocalardan. 16 yaşından sonra Risale-i Nur’u tanıdım. Onları okudum, yazdım. Yaklaşık 1953’ten beri Bediüzzaman Hazretleri’nin kitaplarını okudum, yazdım, çizdim, yayınladım. Dolayısıyla o kitapların sayesinde iyi bir şekilde Türkçe, Osmanlıca, Arapça, Farsça öğrendim. 1936 doğumluyum. Annemin ismi Havva’dır. 1953’ten beri medrese dediğimiz Risale-i Nur yayan ve dağıtan menşelerde kaldım. Bediüzzaman Hazretleri ile birkaç kez görüştüm. Beni talebeliğe kabul etti. Böylece Allah’a şükür en lazım olan iman ilmini elde ettim. Risale-i Nur vasıtasıyla Arapçayı öğrendim, Farsçayı %80 öğrendim. Osmanlıca ve Türkçeyi iyi bilirim.
A.B.:
Tabii ki onlar akrabalarımızdır; daha çok köy usulü dediğimiz, aşiret usulü adetleri vardır. Ben onlara dokunmuyorum, tenkit etmiyorum. Onlarla muhabbet ediyoruz, anlaşıyoruz. Hiçbiriyle herhangi bir küskünlüğümüz söz konusu değildir. Gerek Badıllılar arasında, gerekse Badıllılar içerisindeki kabileler arasında çıkan bazı sorunlarla ilgilenmedim ve kendim bu sorunlara katılmadım. Onların kendi işleridir, benim işim ayrıdır. Ben herkesle görüşürüm, kimseyle küskün olmaya izin vermem. Ben herkesle görüşürüm, kimseyle alaka kesmem. Bu yüzden herkes benim böyle olmamı takdir ediyor. Zaten benim öyle olmam lazım. Ben daha çok dini meselelerle meşgulüm.
A.B.:
Şimdi evvela insan gözünü açtığında hangi dili konuşuyorsa, annesi, babası, akrabası hangi dili konuşuyorsa bence insan o milletten, o ırktandır. Kaldı ki Badıllıların Türk olduğuna dair hiçbir emare yok. Beydilli var; Türkmen aşireti, o ayrı. Badıllı ayrı, Beydilli ayrı. Kitaplar Badıllıların eski lisanlarının Kürtçe olduğunu ve bir kısmının İran ve Irak’tan gelme olduklarını, fakat dağınık bir aşiret olduklarını; şu an Araplar içerisinde olan Badıllılar bulunduğunu söylüyor. Şu anda dilini unutmuş, Türkleşmiş Badıllılar var. Kastamonu, Gümüşhane, Samsun, Malatya gibi illerde olan Badıllıların biz Kürtüz dediklerine rastladık. Mesela Erzincan’da bundan 50–60 sene öncesine kadar Kürtçe konuşan fakat şu an Kürtçeyi unutup Türkçe konuşan Badıllılar var. Yani Badıllı olarak benim kendi kanaatim, Badıllılar Türkmen değildir. Türkmen olan Beydillilerdir.
A.B.:
Hayır, o Beydillidir.
A.B.:
Hayır, öyle bir şey yoktur. Aslında Badeli diye geçer, biz Badıllı diyoruz. Hatta bizim yukarıda o Patnos taraflarındaki akrabalarımız bizim gibi Badıllı demiyorlar, Badeli diyorlar; aslı da doğrudur. Badıllı’nın kökleri Türkmen değildir. Hatta birçok Kürt aşiretleri vardır ki Türkleşmişlerdir. Amasya gibi yerlerde kendi asıllarını, dillerini unutmuşlardır. Bütün çevrelerindeki insanlar Türk olduğundan Türkleşmişlerdir. Onun için Türkmen de olsak, Türkmenler kötü bir millet değildir. Türkmenler de geçmişte iyi ve büyük işler yapmışlardır. Cesur ve harpçi bir millettir. Ama hakikate bakacak olursak Badıllılar Türkmen değildir.
A.B.:
Evet, zaten buralar Orta Doğu’dur ve Badıllılar Dicle ile Fırat arasında yaşarlar ki zaten yaşıyorlar. Mesela bir kısmı Musul tarafında yaşamışlar; oradan da bu tarafa gelmişler, bizim herhâlde akrabalar öyle diyorlar. Musul’dan güneye doğru Harran’ın Mamuca Köyü’ne, oradan da Titrîş’e yerleşmişlerdir. Bilahare oradan da bizim şu anki Şeyhzeliha, Teşgerap, Başören hazine malıymış. Oraları kendi adlarına tapulamışlar. Hacı Seyho Bey, Teşgerap ve Başören köylerine; amcasının oğlu İmame Begzo da Hamurkesan Köyü’ne kendi aşiretleriyle birlikte yerleşmişlerdir. Bundan 300 yıl öncesine kadar hiç kimse bir şey bilmiyor ki… Badıllılar Türk’müş, Türkçe konuşuyorlarmış; öyle bir şey yok, görünmüyor. Mesela Hemo Beg, babamın babası yani dedem; onun nüfus cüzdanında bile Hemo Beg diye geçer. Mehmet Badıllı diye bir şey yok. Hacı Seyho Beg gibi…
A.B.:
Öyle diyorlar. Tabii ki ben bunun tarihini kesin bilmiyorum. Kayıtlı bilgiler bende mevcut değil ama hep öyle derler.
A.B.:
O hususta fazla yok. Nereden geldi, nasıl oldu diye ama kitaplar var; onlara bakıyorum. O hususta Arapça yazılmış kitaplar var, Badeli diyorlar. İşte şu kadar nüfusa sahip bir kısım Tokat’ın Turhal ilçesinde oralarda yaşıyorlar diye… İran’dan gelmeler diye… Fakat her yerde var, onun için bizim Başören’de Muhyittin var. Onun babası İstanbul’da Hukuk Fakültesi’nde, yani o zamanlar Medresetü’l-Kudat’ta, kadı yetiştiren medresede okurken onun şahadetnamesinde, şimdi ona diploma diyorlar, işte onun diplomasında şöyle yazıyor: “Abbasi sülalesinden olup, Badıllı aşiretinin reisliğini yapmıştır. O sülaledendir.” diyor. O diploma 109 yıl önce Seyit İsmaili Osmancık’tan yazılmış. O diploma bende mevcuttur.
A.B.:
O geldi, biraz Badıllılarla ilgili sualler sordu. Aslı faslı nedir diye. O konuda fazla bir bilgim yok. Kökü tam olarak nereden gelmiş bilemiyorum dedim. Ama okuduğum kitaplardan bilgiler verdim kendisine. Bundan iki yıl önce Musul/Irak’tan bir zat gelmiş bizim Külaflı’daki Sait Badıllı’nın evine… Daha önceleri Kemal Badıllı’yla mektuplaşmaları olmuş. Kemal Badıllı bazı belgeler göndermiş; kendi bildiklerini, fotoğraflar göndermiş. O zat diyor ki: “Beydilli Türkmen değil; o zamanlar Halep’in bir valisi 200–300 sene önce Türkmenmiş. Oradaki Arap aşiretleri de kendini göstermişler.” Şimdi Suriye’nin karşı kıyısında Rakka bölgesinde yaşıyorlar. İşte o zat ısrarla diyor ki: “Oradakiler aslen Türkmen değil, Arap’tır.” diyor ve hatta aşiretlerin adını söylüyor.
A.B.:
Ben Bekir Amcama yetiştim. Kemal Badıllı ile de çok görüşmemiz oldu. Askeriyenin en şiddetli zamanında Bekir Amcam derdi ki: “Ben hem Kürdüm, hem Nurcuyum, hem de demokratım.” Badıllı Bekir Bey, Badıllı Said Bey’in küçük kardeşidir. Kendisi Rumi 1308 doğumluydu. Şu anda yaşasaydı 112 yaşında falan olması lazım. Kendisi çok cömert, eli açık, kendi aşireti için malını mülkünü sarf eden biriydi. İşte tabii ümmiydi; yani okumamıştı. Ne Arapça, ne Kur’an-ı Kerim, ne de okul tahsili görmüştü. Ama bilgili, zeki birisiydi; aşiret kuralları, aşiret usulü bilgisi pek fazlaydı. Onunla tabii çok görüşüyorduk. Fakat Badıllı Said Amcamı göremedim.
A.B.:
Kemal Badıllı, o da çok ısrarlı biri değildi. Yani geniş bir insandı. Tabii okumuş, tahsilli, avukatlık, milletvekilliği yapmış biriydi. Kendisi o sırada kitap yazdı; Kürt lügatı, Kürtçe gramer diye. Milletvekilliği yaptığı sıralarda yazmıştı. Kendisi Kürtçenin tüm lehçelerine vakıftı. Hatta karaçi (çingene) dediğimiz insanların Kürtçesini bile biliyordu. Zazaca gibi. Kendisi daha önceleri hiç Kürtçe bilmiyormuş.
A.B.:
Urfa’daydı ama annesi Urfa merkezde oturduğundan dolayı köye hiç gitmemiş ve köye gitmediği için de köyü hiç bilmiyormuş. Lise çağına geldiğinde İstanbul’a gitmiş, orada liseyi bitirmiş. Hukuku da orada bitirmiş. İşte orada okurken “Ben Urfalıyım.” deyince arkadaşları, “Sen kuyruklu Kürt’sün.” deyince o da, “Ben Kürtçe bilmiyorum ama bu saatten sonra gidip Kürtçe öğreneceğim.” demiş. Ve iyi bir Kürtçeye vakıf olmuş. Öylece meraklıydı, alimdi. Kürtçe lügat hazırlamıştı. Ama ölümü erken oldu. O lügat de öylece ailesinin elinde kaldı. Sonra ne oldu bilemiyorum. Ama geniş bir lügat hazırlamıştı. Ben de bir kısmını gördüm.
A.B.:
Yok, öyle bir şey. Kendisi Yeni Türkiye Partisi’nden milletvekili olmuştu. O zamanlar Kürt partisinin olması mümkün değildi. Şimdi yine biraz serbest. O zamanlar dediğim gibi Kürt partisi mümkün değildi. 27 Mayıs olunca Demokratı bile yıktılar, astılar. Birkaç tane parti çıktı; CHP o zamanlar ayaktaydı. Bir de Yeni Türkiye Partisi diye bir parti çıktı işte o zamanlar. CKMP vardı. Onlara fazla dokunulmadı. Kendisi YTP’den milletvekiliydi.
A.B.:
Badıllılık deyip de kendi yerinde saymanın bir anlamı yok. Tahsil görmeleri, okumaları lazım. Bu arada Üstad Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri’nin kitaplarını okumalılar. Yani hem din ilmi öğrenmek için, okulda tahsil yaparak hem de Risale-i Nur kitaplarını okurlarsa o zaman iki kanatlı olurlar; hem maddi fen ilimleri hem de din ilmi, iman ilmine sahip olurlar. Gerçi yine elhamdülillah Risale-i Nur’a en yakın aşiret yine Badıllı Aşireti’dir. Bizim aşiret içinde akrabaların çoğu tam anlamasalar da evlerinde, odalarında Risale-i Nur kitaplarını görmek mümkün. Mesela Faruk Badıllı epeyce Risale-i Nur okudu. Yine aynı şekilde kardeşi Mustafa Badıllı, İlyas Badıllı bunlar hep bizim medresede 2–3 yıl kaldıktan sonra gittiler. Yani velhasıl kelam biz Risale-i Nur kitaplarına Badıllı olarak sahip çıkmalıyız. Üstad ziyaretim sırasında Üstad bana dedi ki: “Ben bütün Badıllılar Risale-i Nur okuması için kendi duama alıyorum.”
A.B.: İstanbul’da okumuş. Şahadetnamesinde “Osman Bey’in oğlu” şeklinde yazıyor.
A.B.: Şimdi Allah(cc) “Ben milletleri ayrı ayrı halk ettim.” diyor. Bir baba ve bir anadan ayrı ayrı şubeler hâlinde yarattım; ta ki birbirini tanısınlar. Ayet-i kerime bunu diyor. Bu, Allah’ın fıtrî yaratışında vardır.
Ayrı ayrı millet olarak; Kürt var, Türk var, Çerkez var, Arap da var; ama yeter ki bunlar birbirlerini inkâr etmesinler.
Şimdi biri dese ki “Kürt yoktur.”, o zaman ne olur? Aksi tepki olur. Yani birbirinizi inkâr etmeyiniz manasındadır. İşte bir Kürt demesin ki “Türk yoktur.” Ama Türk de Kürtlere karşı böyle hakaretvari kelimeler kullanmasın. Bunlar birbirini saymamak gibi bir vaziyete gitmemelidir.
Onun için ben o gün tahmin ettim ki muhakkak ki Kürt var. Ama Türk de var, Arap da var. Kürtler Orta Doğu’nun göbeğinde; Suriye’de, Irak’ta, İran’da, Rusya’da, Azerbaycan’da, hatta Gürcistan’da ve Türkiye’de 50-60 milyon insandan oluşan bir millettir. Ve bunlara Kürt deniliyor.
Ben şimdi bunlara “Yok.” mu diyeceğim? Bunlar var. Ama bazıları “Kökleri buradandır, asılları şudur.” diye yorum yapıyor. Böyle asıllar, fasıllar diye bir şey yok; tamamen ayrıdır.
Türkler Hamî’dir. Hz. Nuh’un üç evladı; Kürtler, Araplar ve İranlılar bunlar Samî’dir. Yani Hz. Nuh’tan beri ayrı bir ırktır. Kürt hiçbir zaman Türk olamaz. Türk de hiçbir zaman Kürt olamaz.
Onun için bunları birleştiren şey İslamiyet’tir, din kardeşliğidir. Başka da bir şey yok. Eğer ırk noktasından işin içine girersek, işte Kürtler hep okullarda, orada burada propaganda ediliyor; “Kürt diye bir şey yokmuş.” diye. İşte “karda yürümüşler, ayakları kırt kırt etmiş, onun için Kürt demişler.” gibi şeyler. Bunlar tamamen efsane, hurafedir.
Tarihçilik adına bu gibi yorum yapanlar ancak kendilerini rezil etmiş olurlar. Kürtler, Hz. Nuh’un zamanından beri, torunlarının üçüncüsünden beri vardır.
İbn-i Haldun bile tarihte bir şema yapmış. Hz. Nuh’un üç tane oğlu ve onlardan türeyen insanlar şeklinde. Mesela Kürt bir babanın ismidir, Rus bir babanın ismidir. Kürtler hatta Türk’ten önce vardır. İşte bunlar birer isimdir.
Dünyaca ünlü tarihçi İbn-i Haldun diyor bunu. Onun için ırk olarak insanların hepsi birdir. Herkesin iki eli, on parmağı, iki burun deliği, bir ağzı, iki gözü, bir kafası var. Hepsi insandır. Lakin Cenab-ı Hakk’ın hikmeti ile her milletin kendine has istidadı vardır. Kimisi fedakârlık, kimisi sanat, kimisi siyaset, kimisi ilim, kimisi cesaret gibi ayrı ayrı istidatlara sahiptir.
İşte bunlar birbirini tanıdılar ve bir araya geldiler mi, işte o zaman büyük bir millet oluşur.
Üstad Bediüzzaman da şöyle diyor:
“Türkler bizim aklımız, Kürtler de kuvvetimizdir. Biz Kürtler Türklerle beraber olduğumuz zaman işte o zaman büyük bir insan oluruz.”
“Türkler bizim aklımız.” derken; Türklerin iyi bir siyaset bilgisine sahip olduklarını ifade etmiştir.
Onun için o kitapta ispat ettim ki Kürtler Türk değildir; ama öteden beri, bin seneye yakın Türklerle birlikte kurulmuşlardır. Mesela Malazgirt zaferinde Alparslan’ı çağıran Ahmet Ağa… O civarda Bizanslılar, Rumlar onlara zulmediyordu. O zaman kendisi İran’da hüküm sürüyordu. Kendisi böylece diyor ki:
“Rumlar bizi eziyor, biz Müslümanız.”
İşte o zaman Alparslan o şekilde buralara geliyor.
Ondan sonra buraya İdris-i Bitlisî, Yavuz Sultan Selim’i çağırıyor. “İranlılar bizi eziyor.” diyor. Bu Şiiler “muhlit” kelimesini kullanıyor. Mektubu da var Topkapı Sarayı’nda.
Şimdi Yavuz Sultan Selim Çaldıran Harbi’nde orduyu hazırlıyor. İdris-i Bitlisî de 20.000 atlı ile ordusuna katılıyor ve İran’ı, Şah İsmail Safevî’yi bitiriyor. Ondan sonra yanından ayrılmıyor ve derken Suriye, Irak, Mısır ülkelerinin hepsini Osmanlı’ya bağlıyor.
Onun için Üstad Hazretleri de şöyle diyor:
“Kürtler eskiden ittihad-ı İslam’a, yani İslam birliğine vesile oldular; ileride yine olacaklar inşallah.”
Şimdi sizlere Kürt aşiretleri ve Kürtlerin nereden geldikleri, Kürtler tarihte devlet kurmuş mu, kurmamış mı, aşiretlerinin nereden geldiği ile ilgili ve Badıllılar ile ilgili bilgilerin yer aldığı kitaptan birkaç mısradan örnek vereyim.
Tabii bu kitap Osmanlıca yazıyor, ben size tercüme edeyim. Bu kitabın yazarı Muhammed Zeki Bey’dir. Kendisi bir zamanlar Osmanlı ordusunda binbaşıymış. Sonra ecdat ayrılınca kendisi Irak’ta kalarak bakanlık görevini devam ettirmiş.
Sayfa 438: BADELİ:
O zamanlar diyor; 700 kadar nüfusu var. Tabii bu çok eski bir kitap. O zamanlar nüfus o kadarmış. Kurmanci konuşurlar diyor. Şii mezhebini benimserler. Zara’nın (şu an Sivas’ın kazası) doğusunda yaşarlar.
Yine Sayfa 435: BADELİ:
200 kadar nüfusu var. Yozgat’a yakın bir yerde otururlar. Kürt olan Gewreşli aşiretinin bir koludur. Sonradan Urfa bölgesine gelmişler, diyor.