
Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri’nin Talebesi • Risale-i Nur Hizmetkârı •Araştırmacı • Müellif • Mütefekkir
Doğumu, Ailesi ve Köklü Mensubiyeti
Abdülkadir Badıllı, 1936 yılında Şanlıurfa’nın o dönem Akziyaret nahiyesine bağlı olan Şeyhzeliha köyünde dünyaya gelmiştir. Günümüzde Şanlıurfa’nın büyükşehir statüsü kazanmasının ardından idarî yapı değişmiş, nahiyeler kaldırılmış ve Şeyhzeliha Köyü Karaköprü ilçesine bağlanmıştır. Böylece doğduğu yer, bugün resmî olarak Karaköprü ilçesi sınırları içerisinde yer almaktadır.
Babası Abdurrahman Efendi, annesi Havva Hanım’dır. Badıllı Aşireti’nin Beğler koluna mensup köklü ve itibarlı bir ailenin evlâdıdır. Neseben, Urfa kurtuluş mücadelesinin mühim simalarından ve Badıllı Aşireti reisi olarak temayüz etmiş Badıllı Said Bey’in yeğenidir. Bu mensubiyet yalnızca bir akrabalık bağı değil; aynı zamanda tarihî bir sorumluluk ve aşiret vakarının mirasıdır.
Badıllı Aşireti, Şanlıurfa’nın köklü ve büyük aşiretleri arasında yer almaktadır. Asırlara uzanan tarihî geçmişi, geniş yerleşim ağı ve toplumsal nüfuzu ile Urfa bölgesinde önemli bir konuma sahiptir. Hem dinî bağlılığı hem de tarihî mücadelelerdeki rolüyle tanınmış; Urfa’nın sosyal, kültürel ve siyasî yapısında etkili olmuş büyük aşiretlerden biri olarak kabul edilmiştir.
Abdurrahman Efendi, takva sahibi, vakur ve muhafazakâr bir aile reisiydi. Çocuklarının dinî terbiyesine büyük ehemmiyet verir, onların iman ve ahlâk üzere yetişmesini her şeyin üstünde tutardı. Resmî okullara mesafeli duruşunun sebebi cehaleti tercih etmek değil; şehir hayatında gençlerin manevî zaaflara sürüklenmesinden duyduğu endişeydi. Bu sebeple çocuklarını köy ortamında muhafaza etmeyi tercih etmiş; Kur’ân-ı Kerîm, ilmihal, Osmanlıca yazı ve temel dinî bilgileri köy hocaları vasıtasıyla aldırmıştır.
Altı erkek kardeş arasında yetişen Abdülkadir, küçük yaşta annesini kaybetmiş; yetimlik tecrübesi onun ruh dünyasında derin bir hassasiyet oluşturmuştur. Aşiret terbiyesi, babasının disiplinli ve dindar yapısı ile birleşmiş; onda hem cesaret hem de manevî arayış duygusunu birlikte beslemiştir.
Evleri klasik bir aşiret hanesi görünümündeydi: atlar, av köpekleri, tüfekler ve hareketli bir köy hayatı… Abdülkadir Badıllı gençlik yıllarında ata binen, avcılıkla meşgul olan, dağlarda dolaşan bir delikanlıydı. Fakat bu zahirî sertliğin arkasında, kalbinde derin bir hakikat arayışı vardı. Daha çocukluk çağlarında bir mürşid-i kâmil bulma arzusu onda adeta aşk derecesine ulaşmıştı.
Bediüzzaman Hazretleri ile ilk karşılaşmasında Üstad’ın özellikle babasının ismini sorması ve “Babanın adı Abdurrahman mı?” diye teyit ettikten sonra onu merhum Abdurrahman Nursî’ye benzeterek “Sen benim Abdurrahman’ımsın” hitabında bulunması, bu köklü mensubiyetin manevî bir kabul ile birleştiğini göstermiştir.
Netice itibarıyla Abdülkadir Badıllı’nın doğumu ve aile kökeni, sıradan bir biyografik bilgi değil; onun ileride göstereceği cesaretin, metanetin ve Risale-i Nur hizmetindeki fedakârlığının temelini teşkil eden tarihî ve manevî bir arka plandır. Bu köklü mensubiyet, hem aşiret vakarını hem de dinî bağlılığı birlikte taşıyan bir şahsiyetin mayası olmuştur.
Eğitim ve Gençlik Yılları
Köyünde resmî okul bulunmadığı için düzenli bir devlet eğitimi almadı. Yedi-sekiz yaşlarında Kur’an-ı Kerim okumaya başladı. Ardından Osmanlıca yazı, tecvit ve eski usul matematik öğrendi. Köy hocasından dinî bilgiler ve tarikat adabı aldı.
Gençlik yıllarında şahsî gayretle kendini yetiştirdi. Resmî diplomalarını dışarıdan sınavlarla aldı. Arapça, Farsça, Osmanlıca ve Kürtçe dillerini kitap yazabilecek seviyeye kadar ilerletti.
Avcılığa meraklıydı. Ata biner, günlerce dağlarda dolaşırdı. Fakat iç dünyasında bir mürşid-i kâmil arayışı vardı.
⸻
Bediüzzaman Hazretleri’nin İsmini Duyuşu
Kendi ifadesiyle “nim-bedevî ekrad aşairinden” bir aileye mensuptu. Çocukluk yıllarında tarikat adabını uygulamaya çalışıyor, bir mürşide intisap etmeyi arzuluyordu.
İşte o sırada bir isim duydu:
“Bediüzzaman Molla Said el-Kürdî…”
Bu ismi daha önce sürgünden gelen amcalarından sitayişle işitmişti. Fakat bu defa duyduğu başka bir duyuştu. Tarikat arayışını bıraktıran, kalbine ateş gibi düşen bir muhabbet.
Tillolu Tahsin Efendi’den Üstad Hazretleri’ni tafsilatlı dinledi. Artık tek gayesi vardı: Onu görmek.
⸻
Urfa’daki Talebeler ve İlk Temas
1953 yılında Urfa’ya gitti. Rıdvaniye Camii’nde Abdullah Yeğin ve Hüsnü Bayram Ağabeylerle tanıştı.
“Şeyh Said el-Kürdî’nin adresini alıp tarikat almak istiyorum” dedi.
Cevap şu oldu:
“Üstadımız tarikat vermez. Risale-i Nur mesleği tarikat değildir.”
Bir gece, bir gün kaldı. Risale-i Nur’un mahiyetini dinledi. İkna oldu.
Yazması için verilen risaleyi üç gün içinde süslü hattıyla yazdı. Bunun üzerine Isparta’ya gönderildi.
⸻
Isparta Yolculuğu ve Huzura Kabul
Gaziantep üzerinden trenle yola çıktı. Emin Akbaş isimli bir yolcuyla tanıştı. Isparta’ya ulaştı.
Nuri Benli’nin rehberliğinde Üstad Hazretleri’nin huzuruna çıktı.
Üstad Hazretleri kendisini:
“Abdülkadirlerin birincisi olarak kabul ettim.”
“Zübeyir ve Ceylan gibi kabul ettim.”
“Sen benim Abdurrahman’ımsın.”
ifadeleriyle taltif etti.
Hattını beğendi, arkasına dua yazdı. Yol parası verdi.
Bu bir saatlik görüşme hayatını değiştirdi.
⸻
Barla Ziyareti ve Teksir Hizmeti
Koyunlarını sattı. Teksir makinesi almak için İstanbul’a gitti. Yolda tekrar Üstad Hazretleri’ni ziyaret etti.
“Risaleleri teksir edeceksen sıhhatine azamî dikkat edeceksin.”
ikazını aldı.
Siracü’n-Nur mecmualarından bir nüsha aldı. Üstad Hazretleri teksir teşebbüsüne çok memnun oldu:
“Urfa ileride ilim merkezi olacak.”
buyurdu.
⸻
Askerlik Öncesi Son Görüşme
Üstad Hazretleri:
“Adnan Menderes’i duama almışım.”
“Kürdoğlu, seni hizmet dairesinde siyasete girmen münasiptir.”
“Senin hizmetini yirmi senelik kabul ediyorum.”
buyurdu.
Gözleri yaşlıydı. Bu son görüşmeydi.
⸻
Hizmet Hayatı ve Medrese Faaliyetleri
1960 ihtilali sonrası camiler kapatılınca ailesine ait evi Nur medresesi yaptı.
Risale yazıldı, çoğaltıldı, dağıtıldı.
Av tüfeğini bıraktı. Hayatını hizmete vakfetti.
Mücadele, Mahkemeler ve Ceza Yılları
Abdülkadir Badıllı’nın hizmet hayatı, yalnızca kalem ve ilimle değil; aynı zamanda baskı, takip, mahkeme ve cezaevi imtihanlarıyla da yoğrulmuştur. Risale-i Nur’un neşri ve iman hizmetinin sürdürülmesi uğruna verdiği mücadele, dönem dönem ağır bedellerle karşılık bulmuştur. Ancak o, bu süreçlerin hiçbirini geri adım sebebi saymamış; bilakis sabır, metanet ve sebat imtihanı olarak görmüştür.
1960 ihtilali sonrasında cami medreselerinin kapatılması, dinî faaliyetlerin ciddi takibe alınması ve Nur talebeleri üzerindeki baskıların artması üzerine, ailesine ait evi fiilen bir Nur medresesi hâline getirmiştir. Bu ev, Risale-i Nur’un yazıldığı, okunduğu, teksir edildiği ve talebelerin yetiştiği bir merkez olmuştur. O dönem şartlarında bu faaliyetler “yasadışı neşriyat” olarak değerlendirilebilmekteydi. Buna rağmen geri durmamış; teksir makinesi temin ederek risalelerin çoğaltılmasını sağlamıştır.
1956 yılında Urfa Kadıoğlu Camii’nde yapılan baskında gözaltına alınmış ve yaklaşık iki buçuk ay hapis yatmıştır. Bu hadise, Nur hizmetine yönelik ilk ciddi müdahalelerden biri olmuştur. Cami çevresinde yapılan ders ve okuma faaliyetleri “toplantı” olarak değerlendirilmiş, kendisi ve arkadaşları tutuklanmıştır. Cezaevi günleri, onun için kırılma değil; iman hizmetinin bedelini ödeme şuuru olmuştur.
1962 yılında dönemin valisine yazdığı bir mektup sebebiyle yeniden tutuklanmış, yaklaşık iki ay cezaevinde kalmıştır. Bu mektup, dinî özgürlükler ve Risale-i Nur hizmetine yönelik baskılar hakkında yazılmış bir itiraz ve talep metniydi. Resmî makamları açıkça uyarması, onun şahsiyetindeki cesareti ve doğruluğu gösterir.
1967 yılında “kitap verme” davası olarak bilinen bir süreçte hakkında yakalama kararı çıkarılmıştır. Risale-i Nur’u başkalarına ulaştırması suç unsuru olarak değerlendirilmiş, bir süre kaçak durumunda kalmış; ardından çıkan afla birlikte beraat etmiştir. Bu hadise, o dönemde Risale-i Nur neşrinin nasıl bir hukukî risk taşıdığını göstermektedir.
1983 yılında Gaziantep’te üç buçuk ay tutuklu kalmıştır. Bu dönemde de Risale-i Nur hizmeti ve dinî faaliyetler gerekçe gösterilmiş, yeniden cezaevi süreci yaşamıştır. Her defasında aynı duruşu sergilemiş; pişmanlık ya da geri çekilme göstermemiştir.
Başörtüsü yasağının yoğun şekilde tartışıldığı yıllarda, dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’e hitaben yazdığı mektup sebebiyle de yargılanmış ve Akçakale Cezaevi’nde altı ay hapis yatmıştır. Bu mektubunda başörtüsünün imanî bir mesele olduğunu, bunun bir özgürlük değil inanç hakkı olduğunu açık ifadelerle dile getirmiştir. Devletin en üst makamına hitaben yazılmış bu metin, onun siyasî değil; iman merkezli bir hassasiyet taşıdığını ortaya koymaktadır. Ancak bu çıkışının bedelini cezaeviyle ödemiştir.
Cezaevleri onun için bir suskunluk dönemi olmamış; aksine tefekkür ve sabır mekânı olmuştur. Mahkeme salonlarında geri adım atmamış, savunmalarında Risale-i Nur’un imanî bir eser olduğunu, siyasî bir örgüt faaliyeti olmadığını açıkça ifade etmiştir. Bu duruş, onun şahsiyetindeki istikrarın ve Üstad Hazretleri’nden aldığı meslek anlayışının bir tezahürüdür.
Bu yıllar, aynı zamanda maddî fedakârlıkların da yoğunlaştığı dönemlerdir. Teksir makinesi için koyunlarını satması, mal varlığını hizmete harcaması ve geçimini ikinci plana atması; onun hizmet anlayışının ne derece fedakâr olduğunu göstermektedir.
Mücadele yılları boyunca hem yerel hem merkezî idarelerin baskılarına maruz kalmış; ancak hiçbir dönemde iman hizmetinden vazgeçmemiştir. Onun için mahkeme salonları, iman hakikatlerinin müdafaa edildiği kürsüler; cezaevleri ise sabrın ve teslimiyetin imtihan yerleri olmuştur.
Bütün bu süreçler, Abdülkadir Badıllı’nın yalnızca bir yazar veya araştırmacı değil; aynı zamanda bedel ödemiş bir dava adamı olduğunu ortaya koymaktadır. Risale-i Nur hizmetine olan sadakati, zorluk zamanlarında daha da belirginleşmiş; baskılar onun istikametini değil, kararlılığını artırmıştır.
Medresetü’z-Zehra ve Recep Tayyip Erdoğan Görüşmesi
Abdülkadir Badıllı’nın hizmet ufkunda yalnızca Risale-i Nur’un neşri değil; Bediüzzaman Hazretleri’nin büyük ideallerinden biri olan Medresetü’z-Zehra projesi de mühim bir yer tutmaktaydı. Üstad Hazretleri’nin Doğu vilayetlerinde, dinî ilimler ile fen ilimlerini mezc eden, Arapça, Türkçe ve Kürtçe eğitim verecek, ümmet coğrafyasını ilimle birleştirecek bir üniversite hayali; onun zihninde yalnızca tarihî bir proje değil, gerçekleşmesi gereken bir vazife olarak yer etmişti.
Medresetü’z-Zehra, Bediüzzaman Hazretleri’nin ifadesiyle, “Şarkın bir Darülfünunu” olacak; cehalet, zaruret ve ihtilaf gibi üç büyük düşmana karşı ilim, sanat ve ittifak silahıyla mücadele edecekti. Abdülkadir Badıllı, bu projenin sadece geçmişte kalmış bir teklif olmadığını; günümüz şartlarında yeniden hayata geçirilmesi gerektiğini savunmuştur.
Bu maksatla çeşitli platformlarda Medresetü’z-Zehra’nın tarihî arka planını anlatmış, Osmanlı döneminde Sultan Reşad devrinde atılan temelleri, Van’da atılan ilk adımları ve savaşlar sebebiyle yarım kalan süreci dile getirmiştir. Ona göre bu proje, yalnızca bir üniversite değil; İslam dünyasında ilim merkezli bir diriliş hamlesiydi.
Bu çerçevede, dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan ile bir görüşme gerçekleştirmiştir. Görüşmede Medresetü’z-Zehra projesini arz etmiş; Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da, dinî ilimler ile modern fen ilimlerini birlikte okutacak, bölge halkını hem ilmî hem manevî bakımdan güçlendirecek bir üniversite modelinin gerekliliğini ifade etmiştir.
Abdülkadir Badıllı, bu projeyi etnik veya siyasî bir zeminde değil; iman, ilim ve kardeşlik ekseninde değerlendirmiştir. Ona göre Medresetü’z-Zehra, Kürt-Türk-Arap ayrımını ortadan kaldıracak; ortak ilim dili ve Kur’an eksenli eğitim anlayışıyla birlik tesis edecekti. Üstad Hazretleri’nin “ittihad-ı İslam” fikrinin eğitim sahasındaki tezahürü olarak gördüğü bu modelin, bölgeyi radikal akımlardan ve ideolojik sapmalardan da koruyacağını düşünmüştür.
Görüşmede, Medresetü’z-Zehra’nın yalnızca klasik bir ilahiyat fakültesi olmayacağını; çok dilli, çok disiplinli ve medrese geleneği ile üniversite sistemini birleştiren özgün bir yapı olması gerektiğini dile getirmiştir. Risale-i Nur’un ortaya koyduğu imanî ve aklî metot ile çağdaş ilimlerin birlikte okutulabileceğini savunmuştur.
Bu teşebbüs, onun hayatı boyunca sürdürdüğü hizmet anlayışının bir devamıdır. O, yalnızca geçmişi anlatan bir tarihçi değil; Üstad Hazretleri’nin ideallerini bugünün şartlarında gerçekleştirmeye çalışan bir dava adamı olarak hareket etmiştir.
Medresetü’z-Zehra meselesi, Abdülkadir Badıllı için nostaljik bir hatıra değil; gerçekleştirilmesi gereken bir emanet olarak kalmıştır. Bu yönüyle o, Risale-i Nur hizmetini sadece kitap neşriyle sınırlamayan; ilim, eğitim ve toplumsal inşa boyutuyla ele alan bir perspektife sahipti.
FETÖ’ye Karşı Tavrı ve Ölümüyle Alâkalı Tartışmalar
Abdülkadir Badıllı Ağabey, Risale-i Nur’un asliyetini muhafaza hususunda son derece tavizsiz bir duruş sergilemiştir. Özellikle Fethullahçı Terör Örgütü’nün “sadeleştirme” adı altında Risale-i Nur Külliyatı üzerinde yaptığı müdahalelere karşı açık ve sert reddiyeler kaleme almıştır.
Onun nazarında mesele basit bir dil meselesi değil; Risale-i Nur’un manevî mimarisinin korunması meselesiydi. Bir kelimenin değiştirilmesini dahi mana bütünlüğüne zarar olarak değerlendirmiştir. Bu sebeple sadeleştirme girişimlerini açıkça “tahrifat” olarak nitelemiş; Risale-i Nur’un bir grubun tasarrufuna giremeyeceğini ifade etmiştir.
Aile fertlerinin ve yakın çevresinin beyanlarına göre, bu sert duruş sebebiyle sosyal medya üzerinden hedef gösterilmiş, bazı FETÖ bağlantılı kalemler tarafından tehdit içerikli paylaşımlara maruz kalmıştır. Vefatından sonra yapılan bazı alaycı ve imalı paylaşımlar kamuoyunda ciddi tepki doğurmuştur.
Abdülkadir Badıllı Ağabey 26 Aralık 2014 tarihinde Ankara’da tedavi sürecinin ardından vefat etmiştir. Resmî kayıtlarda ölüm sebebi kalp krizi ve organ yetmezliği olarak yer almaktadır. Ancak aile fertleri tedavi sürecine dair şüphelerini açık şekilde kamuoyuna taşımış; konunun araştırılması gerektiğini ifade etmiştir. Ölümüne dair suikast hükmü mahkeme kararıyla tescillenmiş değildir; buna rağmen sevenleri ve yakın çevresi yaşanan süreci tartışmalı görmektedir.
Abdülkadir Badıllı Ağabey, Risale-i Nur’un metnine ve Üstad Hazretleri’nin mesleğine sahip çıkan, tahrif girişimlerine karşı açık tavır alan bir dava adamı olarak hatırlanmaktadır.
Fahri Doktoralar ve İlmî Takdir
Abdülkadir Badıllı Ağabey’in ilmî şahsiyeti, yalnızca Nur camiası içinde değil; akademik ve uluslararası ilim çevrelerinde de takdir görmüştür. Resmî bir medrese silsilesinden veya klasik üniversite tahsilinden geçmemiş olmasına rağmen, kendi gayretiyle ulaştığı ilmî seviye, aldığı takdirlerle de tescillenmiştir.
Harran Üniversitesi tarafından 1992 yılında kendisine fahri doktora unvanı takdim edilmiştir. Bu takdir, özellikle hadis araştırmaları, Risale-i Nur’un Kur’an ve hadisle irtibatını ortaya koyan çalışmaları ve İslâmî ilimler alanındaki müktesebatı dolayısıyla verilmiştir. Akademik bir kurum tarafından verilen bu unvan, onun kendi kendini yetiştirme başarısının ve ilmî birikiminin resmî bir teyidi niteliğindedir. Özellikle “Risale-i Nur’un Kudsî Kaynakları” adlı çalışması, Risale-i Nur’un hadis ve klasik İslâm kaynaklarıyla irtibatını sistematik biçimde ele alması bakımından dikkat çekmiş; ilmî çevrelerde karşılık bulmuştur.
Bunun yanı sıra, Mekke’nin tanınmış âlimlerinden allâme Seyyid Alevi el-Mâlikî tarafından 1996 yılında kendisine İslâmî ilimler sahasında fahri bir diploma takdim edilmiştir. Seyyid Alevi Maliki, Harem-i Şerif çevresinde yetişmiş, hadis ve fıkıh sahasında otorite kabul edilen bir âlimdir. Böyle bir ilim ehlinin Abdülkadir Badıllı Ağabey’e takdir göstermesi, onun Arapça kaynaklara vukufiyetinin ve klasik İslâm ilimleriyle olan bağının bir göstergesi olarak değerlendirilmiştir.
Bu iki ilmî takdir, Abdülkadir Badıllı Ağabey’in yalnızca bir hatırat yazarı ya da Nur talebesi değil; ciddi bir araştırmacı, metinlere hâkim bir ilim adamı olduğunu ortaya koymaktadır. O, medrese geleneğinden sistemli bir tahsil görmemiş olsa da, Arapça, Farsça, Osmanlıca ve Kürtçe dillerine vukufu sayesinde klasik kaynaklara doğrudan müracaat edebilmiş; Risale-i Nur’un dayandığı ilmî zemini delilleriyle göstermeye çalışmıştır.
Bu unvanlar onun için bir makam ya da paye değil; Üstad Hazretleri’nin mesleğine hizmet yolunda bir teyit olarak görülmüştür. Hayatı boyunca tevazusunu muhafaza etmiş; aldığı ilmî takdirleri şahsî bir üstünlük vesilesi değil, hizmete verilmiş bir kıymet olarak değerlendirmiştir.
Aile Hayatı
Abdülkadir Badıllı Ağabey, hayatının büyük bölümünü Risale-i Nur hizmetine vakfetmiş; gençlik yıllarından itibaren medrese hayatı, teksir faaliyeti, seyahatler, mahkemeler ve hizmet yoğunluğu içinde yaşamıştır. Bu sebeple evlilik hayatı erken yaşta değil, hizmet yıllarının olgunluk döneminde gerçekleşmiştir.
1986 yılında, elli yaşında evlenmiştir. Bu evlilik, dünyevî bir rahatlık arayışından ziyade, hayatının manevî istikameti içinde, istişare ve ölçüyle verilmiş bir karardır. Uzun yıllar boyunca hizmet merkezli bir hayat sürdüğü için evlilik meselesini aceleye getirmemiş; Üstad Hazretleri’nin meslek ve meşrebine uygun bir hayat tarzı içinde yaşamayı tercih etmiştir.
Evliliği sade, gösterişten uzak ve vakur bir şekilde gerçekleşmiştir. Evi hiçbir zaman sıradan bir aile evi olmamış; aynı zamanda bir ilim ve hizmet hanesi olmuştur. Misafir eksik olmayan, talebelerin girip çıktığı, Risale-i Nur’un okunduğu ve müzakere edildiği bir ortam olarak yaşamıştır. Aile hayatı ile hizmet hayatını birbirine zıt değil; birbirini tamamlayan iki alan olarak görmüştür.
Çocuklarının terbiyesine büyük ehemmiyet vermiştir. Onları yalnızca dünyevî başarı için değil; iman, ahlâk ve hizmet şuuruyla yetiştirmeyi hedeflemiştir. Kendi çocukluk yıllarında babasından aldığı dinî hassasiyeti ve disiplinli terbiyeyi, evlatlarına da aktarmaya çalışmıştır. Evinde Kur’an okunur, Risale müzakere edilir, ilim ve edep konuşulurdu.
Aile içinde sert bir aşiret reisinden ziyade; şefkatli fakat disiplinli bir baba portresi çizmiştir. Hizmet uğruna gösterdiği fedakârlık, aile hayatında da israf ve gösterişten uzak bir yaşam şeklinde tezahür etmiştir. Maddî imkânlarını çoğu zaman neşriyat ve hizmet için sarf etmiş; dünya birikimini değil, hizmet birikimini öncelemiştir.
Eşi, onun yoğun hizmet temposuna ve misafirli hayatına sabır ve anlayış göstermiş; bu yönüyle aile hayatı hizmete engel değil, destekleyici bir unsur olmuştur. Abdülkadir Badıllı Ağabey’in evliliği, şahsî huzurdan ziyade manevî bir istikamet içinde şekillenmiş; aile yuvası iman hizmetinin sükûnetli bir merkezine dönüşmüştür.
Netice itibarıyla onun aile hayatı, dünyevî konfor arayışından uzak; tevazu, istikrar ve manevî sorumluluk üzerine kurulu bir hayat tarzı olarak temayüz etmiştir. Ailesi, onun dava adamlığına şahitlik eden en yakın çevre olmuş; o da aileyi hizmetten koparmadan, hizmeti aileden ayırmadan bir denge içinde yaşamıştır.